Tasindik - Mahkeme karariyla!
Blogumuz maalesef sansurcu zihniyete kurban gitti ve wordpress.com’la birlikte Turkiye’den erisimlere kapandi.
Artik ogrenemediklerim.blogspot.com adresindeyiz.
Gorusmek uzere,
Selamlar..
Blogumuz maalesef sansurcu zihniyete kurban gitti ve wordpress.com’la birlikte Turkiye’den erisimlere kapandi.
Artik ogrenemediklerim.blogspot.com adresindeyiz.
Gorusmek uzere,
Selamlar..
“Ne guzel kul, ne guzel ornektir,
ibrahim tek basina ummettir,
dikilir zalimin karsisina,
gul toplar ates bahcelerinden”
Allah, ibrahim(as)’i neden Halil(dost) edindi?
Hz.ibrahim’in Halil olma surecinin, tanrisini arama gunleri ile basladigini goruyoruz. O kalbini, aklini ve duyularini gercege(hakka) acmisti. Gozlem yapti, arastirdi, aklini kullandi. Yerleri ve gokleri yaratan her kimse; O’nu Rabb bilme asamasina gelene kadar tum sureci hazmetti. Neyin ilah olabilecegini, neyin olamayacagini musahade etti, sahid oldu. Gorerek, duyarak, akli ile, kalbi ile Yaratan’a kul olmasi gerektigini anladi.
“Siz öyle bir soyun evladiydiniz ki, ibrahim’in teslimiyet kulturune sahiptiniz. O, emri evirip cevirmedi. Rabbinden nasil geliyorsa, hemen, Eslemtu-teslim oldum diyerek karsilik verdi.”
Allah, cesitli imtihanlarla ibrahim’i de sinadi. O hepsini tamamladi. Tastamam sinamalari gecti. iyi gunlerde “Ne buyuksun Ya rabbim” deyip; zorluklar karsisinda sinandiginin farkinda olmayanlara, “Neden ben, ne gerek var?” diyenrek, yahudilesme alametlerini gostermedi.
Yapayalniz, tek basina koca bir ummetti. ibadet edilmeye yalniz Allah’in layik oldugunu korkmadan kavmine teblig etti : ”Alemlerin Rabbi olan Allah’a neden iabet etmiyorsunuz?” Allah, emirlerini kavmine ulastirmasini isteyince; genc yasta butun putlari yere serdi. Zalimlerin karsisina korkmadan cikti. Cunku O, yerleri ve gokleri Yaratan’dan korkuyordu.
Sinavlar ates karsisinda devam etti : Kavmi teblig ettiginden vazgecmesini istedi. Halkin karsisinda “davasindan vazgectigini” soylerse affedeceklerdi. ibrahim(as) kabul etmedi ve atese yurudu. Hakk(cc) atese, “ibrahim’e serin ve selamet ol” emrini verdi. Bir rivayette; atese atilirken havada meleklerden biri gelip “Rabbi’nden bir istegi olup olmadigini” sordu. ibrahim(as) “O benim halimi arif iken, talepte bulunmaya ne gerek” diyerek teslimiyetini gosterdi.
Daha sonra Rabbi, ona hicret emri verdi. Yerini, yurdunu, ailesini birakip bilmedigi bir yone, ama “Rabbine” gitti. Onemli olan, kendisine yon cizenin kim oldugunu bilmekti. Sam diyarina hicret etti.
Allah’in bir emrini geciktirmekten korkusunu, nefsine yenilmek korkusu ile aciklardi. En guclu oldugu anin emrin ilk geldigi zaman oldugu biliyordu ve hemen teslim olup itaatini, takvasini gosteriyordu. Efendimiz(sav) gibi nefsiyle basbasa kalmak yerine emre hemen itaat etmeyi tercih ederdi.
Rabbi’nden -bir rivayete gore- samimi sekilde 125 sene evlat istedi. Ve Allah kendisine Hacer’den bir evlat nasib etti. Sinavlar zorlasarak suruyordu. “Sizi hayirla da serle de sinayan Biziz” diyen Cenabi-Hakk; sukredenlerden mi yoksa, kufredenlerden mi olacagini sinamak, derecesini artirmak istiyordu. Evladi buyuyen, ergenlesen ismail(as) babasinin eli ayagi olmustu. Gelmekte olan belki de insanligin ve ibrahim(as)’in karsilastigi en zorlu imtihandi. Atesi gecen Peygamber, en buyuk sinavla sinanmayi haketmis ve en yuksek dereceleri kazanma asamasina gelmisti. Efendimiz(sav) “Kul dereceleri, salih amellerle degil belalarla kazanir” demisti. O yuzdendir ki “en buyuk imtihanlar peygamberlerin basina gelmistir”. “Oglunu kes” emri geldiginde Yuce peygamber ogluna : “Ey oglum, ben goruyorum ki seni kesiyorum. Sen ne dersin bu ise?” Kendi kanaatini izhar etmedi, Allah’in emrini ortaya koydu. ismail(as) : “Babacigim, ne emrolunuyorsan onu yap”. Emrin geldigi yeri Peygamber’in oglu da biliyordu. “Beni insallah teslim olanlardan bulacaksin”. Ve ibrahim(as) oglunu kesmeye yatirdi. Allah “Sen ruyaya sadik oldun” dedi, gorevini yerine getirdin.
Daha sonra Rabbi, Kabe’yi yukseltme emri vermis, oglu ismail(as) ile birlikte bu gorevi yerine getirirken ” Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Suphesiz sen hakkiyla isiten, hakkiyla bilensin”-Bakara,127- diyorlardi. Allah’in emri ile Allah’in evini insa eden ibrahim(as) , amelini garanti gormuyor; kabulu icin yakariyordu.
Hz.ibrahim(as) orneginde oldugu gibi, insanlarin tumu de surekli imtihan ediliyor. Sukredenlerden mi yoksa nankorlerden mi oldugu olculuyor. Dereceleri alanlar sonunda belki sehadetle sereflenip en uste erisiyor ve ona “artik sufli/dunyevi/bedeni olani birak! Sen ruyaya sadik oldun, imtihani gectin. Gel artik bu tarafa” deniliyor.
Rabbim bizi imtihanin her daim farkinda olup, emirlerine karsisinda “eslemtu li-Rabbil Alemin-Alemlerin Rabbine-(hayati evirip cevirene, kontrol edene) teslim oldum” diyerek ilerleyenlerden, O’nu dost bilen, O’na dost olanlardan eylesin. Amin
-Sohbetlerden derlenmistir, hatalar bana aittir-
Askerde neden memleketinize dagitim olmuyor?
Bu soru aklima, Ahmet ALTAN’in yazisini okuduktan sonra geldi. Bildiginiz gibi askerlikte kisiler yasadiklari yerlerde ya da memleketlerinde askerlik yaptirilmaz, mumkun oldugu kadar uzak birliklere gonderilir. Dogulu, batiya; karadenizli guneye vs.
Suphem odur ki; bu durum cuntaci zihniyet tarafindan alinan bir onlemdir. Soyle ki; her on yilda bir darbe yapan ‘en guvenilir kurum’ ordumuz, netice itibari ile vatan evlatlarindan mutesekkildir. Darbe esnasinda kendi vatandasina silahini cevirme emrini alan bir er karsisinda amcasini, kuzenini, babasini, Kuran kursu hocasini, solcu ogretmenini gorurse N’olur?
‘En iyisi bunlari ters taraflara gonderelim de emre itaatsizlik durumu olmasin.’ diyen bir cuntaci generalin sozu birden kulagimda yankilandi.
Bunlarla ugrasmaya hic gerek yok. Halk Cumhurbaskanini, Meclis’i falan degil; Genelkurmay Baskani’ni secsin.
Nasil olsa iktidar onda!
Site araciligi ile 256bit guvenlik seviyesinde kredi kartinizla online bagis yapabilirsiniz.
1 milyar nufuslu Afrika’nin %1,2’si âmâdir.
Afrika genelindeki 10 milyon âmânin yarisi katarakt hastasidir.
Afrika’da katarakt hastasi olup tedavi gorebilenlerin orani milyonda 500 kisidir.
“Ucuncu Dunya Ulkeleri”nde her 5 saniyede bir kisi ve her 1 dakikada bir cocuk kor olmaktadir.
Ozellikle Sahra kusagi uzerinde yer alan Nijer, Cad, Mali, Burkina Faso, Etiyopya gibi ulkelerde ortalama olarak 40.000 insana bir doktor duserken, milyonlarca insan hayatlarinda hic doktor gormeden yasiyor.
Dunya AIDS’lilerinin %80′i Afrika’da yasiyor.
Bati Afrika’nin Nijer, Mali, Burkina Faso gibi ulkelerinde her dort cocuktan birisi 5 yasini goremiyor.
Afrika’nin 1 milyara varan nufusunun yarisindan fazlasi gunluk 1 dolarin altinda bir gelirle yasamak zorunda.
Her on saniyede bir Afrikali cocuk, onlenebilir hastaliklar nedeniyle hayatini kaybediyor.
Nijer’de ameliyat yapabilen goz doktoru sayisi sadece 11′dir. Bu da, 1,2 milyon kisiye sadece bir goz doktorunun dustugu anlamina gelmektedir.
Mustafa Armagan ile yapilan bir soylesiyi bulacaksiniz altta : Bakis acimiza yon verebilecek bir soylesi. M.Kemal hakkinda bilmediklerimiz, zayif, etkisiz yonleri, kimlere alet oldugu hakkinda..
Yazarin sitesinden de ulasabilirsiniz :
http://www.mustafaarmagan.com/soylesiGoster.php?soylesiNO=1018
Ataturk ve Cumhuriyet’e Nasil Bakmaliyiz?
Yoksa, en cok, var veya yok olmanin ruhta actigi travmatik tesirle, Bati’nin, ancak kendinin istedigi bicime giren bir toplumu yasatacagi, aksi takdirde, bugun olmazsa bile yarin mutlaka yeryuzunden silinecegi korkusundan ve bunun karsi mefhumu kayitsiz sartsiz bati sevgisi ve hayranligindan midir,… bir bati romantizmi alip yurudu ve devrimlere silinmez damgasini vurdu.
Sezai Karakoc
Cumhuriyet tarihiyle ilgili pek cok spekulasyon mevcut. Siz de son kitabiniza Kuller Altinda Yakin Tarih adini koymussunuz. Kimi gercekler gizleniyor, kimileri tam tersi sekilde anlatiliyor. Neden boyle?
Bunun iki sebebi oldugunu dusunuyorum. Birincisi, bugune dogru yaklastikca tarihî olaylar bizi daha fazla icine alir ve varolusumuzu daha yakindan ilgilendirir hale gelir. Dolayisiyla onlar karsisinda daha eski tarihlerde gecmis olaylara gosterdigimiz sogukkanliligi gosteremeyiz. Alparslan’la ilgili tarihî olaylar bugun tartisma konusu edilmez mesela; edilenler varsa da daha ziyade tarihcilerin teknik meseleleridir. Ama ozellikle Tanzimat sonrasi, II. Abdulhamid, Mesrutiyet, Mutareke, Milli Mucadele ve Cumhuriyet donemleri bugun yasayan insanlarin gardlarini almasina, kendilerini bir savasin icinde hissetmesine sebep olacak sicak olaylarla doludur. Dikkat ederseniz mesela Fatih Sultan Mehmed’e karsi saf belirleme diye bir tavir yoktur ama ‘Abdulhamid’den yana misin, degil misin?’ sorusu hala anlamli, hatta gerilim yaratacak kadar anlamli bir sorudur gunumuz icin.
Yakin tarihteki olaylar sadece tarihin konusu degil, ideolojik saflasmalarin dayanagi ayni zamanda…
Evet… Siyasî, ideolojik duruslari belirleyen birer savas baltasina donusebiliyor tarih malzemesi.
Bir diger sebep ise tarih yazimiyla ilgili sIkintilar. Bu da Cumhuriyet’i kuran kadronun bizzat tarihi yazmaya kalkmasindan kaynaklaniyor. Devlet adamlari -Churchill gibi- hatiralarini yazabilirler elbette ama bir resmî tarih kitabi yazmaya kalktiklarinda is degisir.
Mesela Nutuk bir tarih kitabidir aslinda. “19 Mayis 1919′da Samsun’a ciktim” diye baslar ve 1927′ye kadarki 8 yillik firtinali sureci anlatir. Cumhuriyet neslinin ‘bilmesi gereken tarihi’ anlatmak uzere girisilmistir yazimina. Erik Jan Zurcher’in dedigi gibi bir hesaplasmadir. Cumhuriyet’in ilk resmî tarih kitabidir diyebiliriz. Ancak tarihi yapan kisinin tarihi yazmaya soyunmus olmasi, bugunku tarihcilerin isini fena halde zorlastirmistir. Tarihcilerin onunde iki secenek kalmistir: Ya Nutuk’a taraf olacaklar ya da karsi cikacaklardir. Bu da dengeleri gozeten ‘kamp tarihciligi’ yahut zorunlu gayri resmi tarihcilik gibi konumlara tutunmaya zorlar tarihciyi.
Nitekim Falih Rifki Atay 1957′deki bir yazisinda “Keske Ataturk Nutuk’u hic yazmasaydi” demistir. Kâzim Karabekir, Istiklal Harbimizin Esaslari diye hadiselere yol acan bir kitap yazmistir. O da tarih kitabi olmak iddiasiyla ortaya cikmisti. Bu yuzden inkilap tarihi calisanlar belli bir bakis acisindan yorumlanmis belgeleri incelemek gibi cetrefilli bir isle karsi karsiyadirlar. Boylece belgeler henuz tarihe mal olmadan, sicagi sicagina yorumlandigi icin de bir suru nokta gozden saklanmistir.
Su da var ki, tarihi belli bir ideoloji dogrultusunda yorumlamaya kalktiginizda ister istemez bazi perdeleri veya noktalari gozlerden gizlemeniz gerekecektir, cunku toplumu homojenize etme, Onuncu Yil Marsi’nda dile geldigi gibi ‘yaratma’ cabasi icindesinizdir. Lakin o disarida birakilan bilgi ve belge yigini yerinde rahat durmayacaktir. Biri elini uzatip o karanlik bolgeden bir belge cikartir ve ayni rahatlikla ‘Iste tarihi degistirecek belge’ diyebilir. Tekilci soylemin disindaki farkli tarih arayislari artikca, resmi ideolojiye muhalefet eden gruplar kendilerine gore ama resmi anlayisin gormezden geldigi, karanliga ittikleri ‘tehlikeli’ belgeleri kullanacaklardir. Iste resmi ve gayri resmi tarih catallanmasi buradan kaynaklaniyor bana gore.
Kitabinizda yer verdiginiz bazi belgeler daha once basin araciligiyla kamuoyuna yansimisti. Vahdettin hain mi degil mi tartismasi mesela. Bu ve benzeri calismalarin artmasi ve dolasima girmesi, kitleler tarafindan farkina varilmasi ve resmi tarihin tabularini sarsmasi mumkun mu?
TUYAP Kitap Fuarinda iki ilginc olay yasadim. Birisinde panelde konusmaciydim. Mustafa Kemal’in Milli Mucadele’ye Vahdettin’in zorlamasiyla gittigini -bizzat kendi cektigi telgrafindan yola cikarak- ifade ettim panelde. Bunun uzerine akademisyen bir panelist de beni elestirdi. Olabilir. Fakat konusmasi bitince daha cevabimi beklemeden 55 yaslarinda bir dinleyici kalkti ve akademisyene, “Sizi tebrik ediyorum. Siz konusmasaydiniz az kalsin Vahdettin’in Milli Mucadele’yi baslattigina ben de kanacaktim. Beni kurtardiniz” dedi ve cikip gitti. Imza sirasinda da benzeri bir olay yasadim. Orta yasli bir hanim standa geldi ve “Siz bu kitapta neler anlatiyorsunuz?” diye sordu. Ben de ciddi ciddi izahatta bulundum. Bunun uzerine ayni hanimefendi bana, “Siz Allah’tan korkmuyor musunuz? Ahiret diye bir sey var. Ataturk’e nasil boyle bir iftira atarsiniz?” diye sayip doktu ve sonunda tacizlerine dayanamayan kocasi olay cikmasin diye kendisini zorla standdan uzaklastirdi.
Kabul edelim ki, Turkiye’de farkli tarih evrenleri var. Herkesin kendine gore bir resmi tarihi mevcut ve o evrenin icinde mutlu mesut yasiyor. Kendi varligini, konumunu, inandigi tarihle acikliyor ve guvence altina aliyor. Hatta buna iman ediyor…
‘Ataturk olmasaydi biz varolmazdik’ gibi son derece duygusal, hatta cocuksu bir yaklasim degil mi bu?
Oyle tabii ki. Buna ragmen kesimler arasinda bir etkilesim olmak zorunda. Aksi halde bir ortak kultur olusmaz Turkiye’de. Herkes kompartimanlara ayrilmis olarak fikriyatini ufak cemaatler halinde orgutlerse buradan ne ulusal, ne de evrensel bir kultur cikar. Cunku kultur bir capalama, asilama eylemidir, bir tartisma temeli uzerinde yukselir. Herkes kendisi calip kendisi oynarsa ortak kultur boyle ciliz kalir. Cemil Meric bundan fevkalade yakinmistir. Turkiye’de esas mesele, bir ortak kultur uzerinde anlasamayisimizdir, demistir. Ismet Ozel’in de dedigi gibi, hangi dunyaya kulak kesilmissek otekine sagiriz. Oysa birbirimizi dinlemesini ogrenmemiz lazim bu makûs talihi degistirmek icin.
Kitapta tarihin normallestirilmesinden soz ediyorsunuz? Nasil olacak bu? Tarihî figurlerin normallesmesi soyle dursun ha babam yeni kahramanlar uretiyoruz. Oyle degil mi?
Bir bilgi problemimiz oldugu acik. En onemli sebebin bu oldugunu dusunuyorum. Her kesim icin gecerli bu. Ancak Nietzsche’nin de uyardigi gibi bir hinc psIkolojisinden de uzak durmak sart. Kitapta en hasin bicimde kullanilabilecek belgeleri bile yorumlarken kendimi epeyce frenledim, yolu yumusattim. Ataturk’un Hatay’i geri alisini, ‘Acaba bu bir baslangic miydi?’ diye yorumladim. ‘Firsatini bulunca Musul ve Batum icin de ayni seyi yapmayi dusunecek miydi?’ diye dusunmeye zorladim okuru. Olaylari mumkun mertebe tek tarafli gormeden ve yasandigi tarihî sartlari hesaba katarak degerlendirmek onemli gibi geliyor bana.
1923-1924 araliginda TBMM’de hilafete ve halifeye karsi bir tavir gelisiyor. Nitekim 1924′den itibaren Hilafet kaldirilacak, tekkeler ve zaviyeler kapatilacak, hatta 1933′de ilahiyat egitimi bile yasaklanacaktir. Acaba bu tavir degismesinde baska etkenler rol oynamis olabilir mi? Burada Islamcilar da, Kemalistler de hemen hemen ayni sekilde dusunur: Mustafa Kemal’in kafasinda belli bir proje vardi; baslangicta bunu gizledi, firsatini bulunca da uygulamaya koydu. ‘Acaba boyle mi gercekten de? Yoksa o da olaylarin icinde evrimlesip degismis olamaz mi?’ sorularini akil cebimizden eksIk etmememiz gerekir tarihi hakikaten anlamak istiyorsak.
Farkli Ataturkler oldugunu mu soyluyorsunuz?
Tabii ki. Mesela 1919′dan baslatirsak, 1919-22 arasi, 1922-24 arasi, 1924-30 arasi, 1930-34 arasi ve 1934-38 arasinda farkli Ataturk’ler oldugunu ayirt edebiliriz.
Nasil tezahur ediyor farklar?
Birinci Dunya Savasi oncesinde Ataturk’un dindar bir insan olduguna dair pek bir sey bilmiyoruz. Hatta 1910′da Picardie manevralari icin Fransa’ya gittiginde bir saticinin kendisinin “Turk” oldugunu anlamasindan rahatsizlik duyup sapka ve takim elbise giyerek Musluman kimliginden uzaklasip Batili gibi gorunmek istedigine dair bir anekdot da var elimizde. Gerek hatiralarinda, gerekse arkadaslarinin yazdiklarindan namazinda niyazinda birisi olmadigi, capkinlik yaptigi, icki ictigi, pek de oyle namazinda niyazinda olmadigi vs. biliniyor.
Fakat nasil Mehmed Akif’in Âsim’i haylaz bir cocukken Canakkale’ye gider ve oradan dinî hassasiyeti gelismis biri olarak donerse, ben Ataturk neslinin Birinci Dunya Savasi icerisinde epeyce dindarlastigini dusunuyorum. 1918′e geldigimizde Ataturk de dindarlasmistir.
Ayrica daha sonra laiklesen, din karsiti bir soylem benimseyen pek cok aydin 1922′ye kadar oldukca dinî agirlikli, Hilafeti, Islamiyeti savunan yazilar kaleme almislardir. Bunlari bir kalemde takiyye olarak silip atmak hem yanlis, hem de sig bir yorum olur. Birbirinden habersiz insanlar da mi takiyye yapmislardi? Toplumsal ve fikrî meselelere bu kadar sig yaklasamayiz herhalde.
Tarihci gozuyle baktigimizda bu bir degisim surecidir. Tipki 28 Subat surecinden alakali alakasiz pek cok kisi etkilendigi gibi (ki o donemle karsilastirilmayacak kadar dusuk yogunluklu bir darbe sureciydi 28 Subat)…
1919′a geldigimizde Harbiye Naziri tarafindan Mustafa Kemal’e mufettis olarak Anadolu’ya gitme emri veriliyor, Sultan Vahdettin de bunu onayliyor. O zamanki demeclerinde, yazismalarinda surekli olarak misyonunu Osmanli yurdunun, Hilafetin, hatta Islam âleminin kurtarilmasi mucadelesi olarak ifade ediyor. Milli Mucadele’yi mazlum 800 milyonluk Islam aleminin kurtulusunun simgesi olarak degerlendiriyor.
1922′ye gelindiginde ise savas kazanilmis, Saltanat ve Hilafete bakisi degismistir. Tabii Vahdettin’in bu zaman zarfinda yaptigi hatalari da gormezden gelemeyiz. Damat Ferit Pasa’nin yaptiklarina destek verir pozisyonda olmasi, Vahdettin’in mesruiyetini toplum nazarinda zedelemis oldu. Dusunun, Meclis Gizli Zabitlari’nda daha 1920 yilinda bazi milletvekillerinin Vahdettin’e “hain” ithamini yonelttiklerini goruyoruz.2 Mustafa Kemal ise onlara ragmen yer yer Vahdettin’i savunmustur. Nihayet Baskomutanlik Meydan savasindan sonra Ataturk’un yaptigi meshur konusmada ‘mazlum Islam âlemi’ vurgusunun agir bastigini goruruz.
Bence asil kirilma, Lozan’da olmustur. Lozan’da adeta bir buz dagina carpilmistir. Ingiliz emperyalizminin Turkiye Buyuk Millet Meclisi Hukumeti gibi Islamci bir hukumetin Turkiye’yi yonetmesine izin vermeyecegi orada ayan beyan gorulmustur. Ve bu, bir donum noktasidir.
Yeni kurulan Turkiye Cumhuriyeti yonetiminin Islamî huviyetten uzaklasmasi karari Lozan’daki baskilar neticesinde mi alindi yani? Soyle de sorabiliriz: Turkiye’nin var olmasi bu sarta mi baglanmisti ve yoneticiler Turkiye’nin varliginin devami icin bu sarti kabul etti ve uyguladi mi?
Gordugumuz kadariyla TBMM kurulurken tamamen padisah ve halifenin basta oldugu varsayilarak kuruldu. Ilginc bir meclis hukumeti kuruldu. Nitekim TBMM hukumetinin bir baskani yoktu. Niye? Cunku Halife vardi zaten basta.
1923′e kadar bu boyle geldi. Meclis’in ozellikle Cuma gunune rastlatilan acilisi sirasinda Peygamber Efendimiz’in (sas) sakal-i serif’inin ve Osmanli’nin sembolu olan sancak-i serifin heyetin onunde tasinmasi, yurt geneline hatimler okunmasi, Buhâri-i Serif hatmi icin talimat verilmesi gibi uygulamalara rastliyoruz. Bu talimat 22 Nisan 1920 tarihli Irâde-i Milliye gazetesinde yayinlanmistir. Hatta TBMM’de 20 Ocak 1921′de alinan kararda, Meclisin Seriatin korunmasi ve uygulanmasini ustlendigi belirtilir. Yani payitahtta bile rastlanmayacak olcude “dinci” bir meclis ve Islamci bir devletin kurulmasi soz konusudur Ankara’da.
Lozan’a gidildigi zaman mi isler degisiyor?
Birkac temel mesele vardi Lozan’da. Bilindigi gibi Misak-i Milli tam olarak gerceklesmis degildi. Kapitulasyonlarin kaldirilmasi meselesinde tikandi gorusmeler. Kapitulasyonlar sadece ticarî degil, ayni zamanda hukukî ayricaliklardi da. Cunku Osmanli duzeni farkliliklar uzerine kuruluydu. Farkli cemaatlere farkli hukuklar uygulanirdi. Turkiye kalkip da kapitulasyonlari kaldiracagini soyleyince kapitulasyonlarin tanidigi haklarla korunan Batili ulke vatandaslarinin azinlik konumuna gecme tehlikesi belirdi. Yani kapitulasyonlar kalkinca Avrupali ve Amerikalilar Turkiye’de ser’î hukuka tabi olacaklardi ki, bu gercekten de tuhaf bir durum yaratacakti. Nitekim Lozan’da bu cikisimiz, buyuk gucler tarafindan kabul edilmedi.
Bunun uzerine Riza Nur, Munir Ertegun ve Istanbul Hahambasi Haim Nahum devreye girerek Avrupa mahfilleri ve Ankara ile iletisime gectiler ve Gazi’den aldiklari talimat uzerine Lozan imzalandiktan sonra Turkiye’de medenî hukuka gecilecegi sozu verildi. Boylece medeni hukukumuzun temelinin Lozan’da atildigini goruyoruz.3
Medeni hukuka gecilmesi Lozan’dan once gundemde degil miydi yani?
Belki daha sonralari bir zaruret olarak gene gundeme gelecekti ama o ana kadar boyle bir gundem maddesi yoktu meclisin. Lozan’daki 4 Subat kesintisinin sebebi de buydu zaten. Hemen bir komisyon kuruldu Ankara’da. Calismalara baslandi ve Isvicre’den alinan son derece “tutucu” bir kanun, 1926′da alelacele medeni kanun olarak ilan edildi.
Misak-i Milli sinirlariyla ilgili anlasmazlik nasil asildi?
Bunun icin de savasi kazanan Turkiye’nin Osmanli gibi cihangirlik sevdasinda olmadigi yonunde sozler edildi. Zaten daha Baskomutanlik Meydan Muharebesi’nin ardindan Mustafa Kemal Pasa yaptigi konusmada cihangirligin bittigini ifade etmisti yabanci gazetecilerin onunde. Lozan’da su net olarak ortaya cikti ki, bir Islam devleti olarak devam edilirse bu emperyalizmin hakimiyetindeki dunyada yasama sansimiz kalmayacak ve her an tehdit altinda bulunacagiz. Nitekim bu surec icerisinde mevcut degisime muhalefet edebilecek Ataturk’un silah arkadaslarinin sistematik olarak dislandigini goruruz.
1925′e gelindiginde Ataturk’un etrafinda Kazim Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy gibi isimler kaybolur. Ataturk’un cocukluk arkadasi Cebesoy dahi 1925′de Izmir suikasti dolayisiyla yargilanmistir. Karabekir’in ve digerlerinin pesine adam salinmis, gunlerce golge gibi takip ettirilmistir. Dusunebiliyor musunuz, Milli Mucadele’yi yapan ana kadronun hangi yollarla pasifize edildigini. Bunlar sindirildi, Gazi’nin etrafinda yeni bir grup olustu ve ikinciler, Turkiye Cumhuriyeti’ni baslangictaki ‘tehlikeli’ dindar, Islamci cizgiden koparmak uzere ataga gectiler. Basardilar da…
Nitekim Attilâ Ilhan’in bir yazisinda (Cumhuriyet, 10 Mayis 2004) ustaca yakalandigi gibi, emperyalistlerin icerideki dinî olusumlari kendi aleyhlerine kullanabilecegi saplantisina kapilmislardi cunku. Ancak bu, konjonkturel bir tedbir iken uzun zamana yayildi ve sanki ilelebet surecek bir temel kararmis gibi algilandi. Bugunku laikligin dine karsi tavir takinmasinin temelinde bu gercegi kavrayamamak yatmaktadir Attilâ Ilhan’a gore. Bana gore de durum asagi yukari bu cercevededir.
Bu degisim Ataturk’e ragmen yapilmis degildi fakat…
Mustafa Kemal de bu degisIkligi isteyenlerin icindeydi ama onun da her sozu kanun degildi tabii ki.
Kitabinizda Ataturk’un CHP tarafindan tehdit edildigini soyluyorsunuz.
CHP Ataturk’u de icine alan ve Sivas Kongresi’nden baslayan bir siyasî olusum. Sivas Kongresi CHP’nin ilk kurultayi sayilir. Nutuk’un okundugu 1927′deki kurultay da ikincisidir. Ataturk askerlikten istifa ettigi halde israrla CHP’den istifa etmemistir dikkat ederseniz.
Bir orgutun mantigi farkli isler. Uyeleri birbirlerini tutarlar, zaman zaman elestirirler ama ortak bir akil hakimdir orgute. Zaman zaman baskanini bile frenleyen bir mantik gecerlidir burada. Dusunun, CHP Genel Sekreteri Recep Peker, Ataturk’e partinin genel sekreterinin cumhurbaskanindan daha yetkili oldugu Rusya modelini teklif ediyor ve ima yollu sunu soyluyordu: Sen artik sembolik baskan olarak kalacaksin. CHP genel sekreteri Komunist Parti genel sekreteri gibi olsun. Bu, aslinda ciddi bir tehdittir. Ataturk bu tuzuk degisIkligini kabul etmedigi gibi Peker’in bakanliktan da istifa etmesini istemistir (15 Haziran 1936). Ancak bu derece ciddi bir tehditte bulunmasina ragmen Recep Peker Parti’den istifa ettirilmiyor, hatta Ismet Inonu’nun Cumhurbaskanligi doneminde Basbakan yapilarak odullendiriliyor bir manada.
Ataturk bugun daha bir “tek adam”, degil mi?
Belki de onun o donem icin tek adam olarak gorulmesi, asagidakilere yapacaklari isleri daha ortulu yapabilmelerine imkânini veriyordu! Bilmem anlatabildim mi?
Ataturk bugun oldugu gibi o zaman da CHP tarafindan kullaniliyor muydu yani?
Ozellikle 1935′ten sonra bu kullanma olayi daha da belirginlesti. Erik Jan Zurcher’in dedigi gibi yari emekli bir konumuna itiliyor ve Hatay Meselesi disinda protokol islevi goruyordu Ataturk. Hatay’in ve Bogazlarin denetiminin Turkiye’ye birakilmasi da bana gore bir sus payidir. Eger emperyalizmin isine gelmeseydi verilmeyebilirdi. Italya’da Mussolini, Almanya’da Hitler fasizmi yukselirken Turkiye’deki irkciliga elken acan milliyetci soylem bunlara tencere kapak gibi oturuyor, Turkiye’yi fasist kanada yakinlastiriyordu. Ve Avrupa’da bir savas tehlikesi beliriyordu. Ve Turkiye’nin saf degistirmesi, Lozan’da verilen liberal kanatta olacagiz sozunun disina cikilmasi tehlikesi beliriyordu. Bu yeni tehdit karsisinda Turkiye’ye, ‘Sen bu milliyetci soylemi birak, Bogazlar meselesi ile Hatay’i halledelim’ deniliyordu. Cunku 1934-1936 yillarinin Meclis acilis konusmalarinda hemen hemen hic ‘Turk milleti’, ‘Turk irki’, ‘Turk kulturu’ gibi tabirlerin gecmedigini, uluslararasi (arsiulusal) medeniyete katilmanin onemsendigi yeni bir soyleme gecildigini goruyoruz. Artik dunyadaki liberal kanatla uzlasildigini gosteren carpici bir ornek bu. Biliyoruz ki, 1929 Buhrani’nin ardindan Turkiye cok ciddi bir enflasyon problemiyle karsi karsiya kaliyor ve yabanci sermaye, dis yardim olmadan Turkiye Cumhuriyeti’nin yasamasi imkânsiz hale geliyor. Bu da Turkiye’nin onundeki secenekleri daraltiyor. Kamplardan birine dahil olmak gibi bir tercihle karsi karsiya buluyor kendisini. Ve tercihini, keskin bir donus yaparak liberal kanattan yana yapiyor, yani Ingilizler ve Fransizlardan yana…
Ataturk’un yari emekli konuma cekilmesinin sebebi ne? Kisisel hesaplar mi yoksa siyasî yaklasim farkliliklari mi bas gosteriyor?
Ic ve dis sebepler diye ikiye ayirabiliriz. Dis sebepler Turkiye’nin 1930′lardan itibaren irkci milliyetci bir soyleme kendini kaptirmis olmasinin getirmesi muhtemel tehlike. Mesela ilk kafatasi olculen kisi Ataturk’tur. Antropolog Sevket Aziz Kansu bir alet gelistirmis ve Ataturk’un kafatasini nasil olctugunu 1938 Aralik’inda Halkevleri’nin cikardigi Ulku mecmuasinda olumu vesilesiyle bizzat kaleme almistir.
Ataturk’un kafatasi Turk irki icin model tabii.
Kesinlikle. Mesela Inonu’nun kafatasinin Turk kafatasi modeline uymadigi soylenir ama Cumhurbaskani oldugu icin bunu yazmamistir Kansu. Iste Turkiye’deki bu tehlikeli gidis frenlenmek istenmistir. Nitekim Owen Teedy adli bir Ingiliz yazar, 1930′da Current History dergisinde “Turkiye su anda bir yol ayrimindadir; Mustafa Kemal kendi yatagini yapmistir, simdi onun icinde uyumasi gerekir” diye ilginc bir yazi yazdi. Neden acaba?
Ataturk misyonunu tamamladi mi yani?
Bunu demek istiyor adam. Ama Turkiye bu cizgisini 1935′e kadar surdurdu. Kultur-tarih devrimleri tum hiziyla devam etti. Hitler ve Mussolini tehlikesinin ortaya cikmasiyla birlikte ciddi bir sIkistirmayla karsilasti ve gerek Ingiltere, gerekse Amerika’yla ciddi ekonomik anlasmalar imzaladi. Bu, isin dis cephesi.
Iceride de baska etkenler rol oynadi. Artik 1935′teki Cumhuriyet Halk Firkasi 1923′deki Halk Firkasi degil. Uzun suren Basvekilligi zarfinda Ismet Inonu hatiri sayilir bir guc elde ediyor partide. Montro gorusmelerinde Inonu’nun baypas edilip isin Ataturk’le bitirilmesi Inonu’yu cileden cikarmistir. Bizzat Ataturk’un yaninda “Memleket icki masasindan yonetiliyor” diyebildi. Tabii ki o da isine mudahaleyi icine sindiremiyor. Onurunu koruma mucadelesine giriyor ve kuvvetler ayriligi ilkesinin islemesini istiyor.
Dis etkenler ve ic etkenler birlesince, buna bir de saglik sorunlari eklenince 1934 sonrasinda Hatay olayi disinda Ataturk bir yari emekli konumuna itilir. Ve bence o yillar kim ne derse desin, Ataturk’un rucu yillaridir. Dine karsi ya da daha laik diyebilecegimiz soylemlerini kismen degistirdigini goruruz bu yillarda. Hatta Pakistan Buyukelcisine, Islamiyet’in ne kadar asil ve akilci bir din oldugunu vurgulayan demecini biliyoruz 1937′de.
Hatay’in Turkiye’ye verilmesi sirasinda da dinî bir propaganda yapildigini goruyoruz.
Tabii. Halk oylamasi oncesinde neler yapildi? Zamanin Emniyet Genel Muduru Sukru Sokmensuer, Ari Inan’a anlattigi hatiralarinda otomobillerle Anadolu’dan kacak olarak seyhler goturduk Hatay’a diyor. Ne icin biliyor musunuz? “Musluman Turkiye” propagandasi yapmalari icin!
Tekke ve zaviyelerin kapatilmis olmasina ragmen…
Evet ama isleri dusuyor yine onlara. Turkiye propagandasi yapmak uzere Hatay’a seyh tasiniyor Anadolu’dan. Pek bilinmez ama Mehmet Akif de Misir’dan Hatay’a goturulmustur TC lehine propaganda yapmasi icin.
Halk Ataturk’u seviyor ama Ataturk’un partisi olan CHP’ye teveccuh gostermiyor. Neden?
Turkiye 1935-1938 arasi parti devletidir adeta. Her ildeki CHP il baskani valinin uzerine cikarilir. Ilcelerde kaymakam ona baglidir. Boyle olunca da devlet adina yapilan olumsuz icraatin da faturasi CHP’ye cikiyor. Aslinda CHP, Milli Mucadele’nin ruzgârini arkasina alarak kurulmus olmasina ragmen bu odunc destek haric hicbir zaman halktan destek gormedi. Serbest Firka tecrubesini dusunelim. Daha teskilatlanmis bile degiller. Bir ara secim yapiliyor. Fethi Okyar Izmir’e gittiginde 10 binlerce insan toplaniyor, gezisi Anadolu’da buyuk bir heyecan doguruyor. Demek ki, CHP basarisiz. Halk Ataturk dogru yapiyor ama CHP bu isi saptiriyor diye dusunuyor ister istemez. Kimse Ataturk basimizdan gitsin demiyor. Gerci bir kisi var bunu diyen…
Kimdir o?
Arif Oruc isimli Inonu ve Ataturk’u de taniyan bir gazeteci, cikarttigi gazetede Ataturk’un Cumhurbaskanligindan ayrilarak basbakan olmasini, Maresal Fevzi Cakmak’in Cumhurbaskani olmasini teklif ediyor. Ona gore Turkiye Inonu’yle, yani CHP kafasiyla bir yere gidemez diyor. Sonra da yurt disina kacmak sorunda kaliyor.
Muhalefet, Serbest Firka kapatilinca daha bir yogunlasiyor. Ismet Inonu de bunun farkinda ve Ataturk’e gelip ‘Siz bizim baskanimizsiniz, safinizi belirleyin’ diyor ve Serbest Firka’nin kapatilmasi da Inonu’den biliniyor. Tek Parti devri, malum. 1946 secimleri ise tam bir rezalet. Halk Demokrat Parti’ye oy verdigi halde yine CHP’yi secmis gibi gosteriliyor. CHP hicbir cok partili secimi kazanmis degil, Ecevit’in 1977′deki yuzde 42’si haric…1946′dakine secimi kazanmak diyemeyiz zaten 1950′de ilk serbest secim yapilinca durum butun acikligiyla ortaya cikiyor. Iste halkin o hinci bence bugun de devam ediyor. Topluma ragmen bir seyler yapma, topluma dayatma tavrina karsi halk da o zamanlardan beri tavrini koyuyor CHP’ye.
Tarihimiz mitolojik figurlerden mi olusuyor? Ya yuceltip goklere cikariyor, dokunulmazlik atfediyoruz ya da tam tersi.
Mitoloji, tarihin kiz kardesidir, derler. Bati lisanlarinda tarih (history) kelimesi, story, yani ‘hikâye’ kelimesi ile ayni kokten gelir. Bu akrabalik bugun de devam ediyor aslinda. Bu neden kaynaklaniyor? Bir kere insanlara hafizalari bir oyun oynuyor. Hafizamiz bazi hatiralari geri iter, bazilarini da one cikarir. Bu bizim elimizde olmayan bir mekanizmadir. Meselenin bir baska yonu de sudur: Eger kendimizi anlatacaksak secmeci davraniriz. Basarilarimizi anlatmayi tercih ederiz. Orgut ve kurumlarin tarihlerinde bu durum daha cok on plana cikar.
Mesela Misak-i Milli meselesi. Ders kitaplarinda nasil anlatilir Misak-i Milli? Bugunku Turkiye Cumhuriyeti sinirlarini elde edebilmek icin edilmis bir yemindir. Bu once 28 Ocak 1920′de Osmanli Mebusan Meclisi’nde kabul edilmis, sonra da TBMM’de. Ama Misak-i Milli’nin cizili bir haritasi oldugunu bilmiyoruz. Deniliyor ki, gayemiz “Osmanli Islam ekseriyeti”nin agirlikta oldugu bolgelerin kurtarilmasi. O zaman bu ekseriyetin icine Kurtler ve Araplar da giriyordu tabiatiyla. Fakat malum, bu hedefe ulasilamadi cesitli sebeplerle.
TBMM zabitlarindan ogrendigimize gore Sirri Bey isimli bir zat Lozan gorusmeleri sirasinda Mustafa Kemal’i elestiriyor. Diyor ki: “Misak-i Milli’nin hicbir noktasi temin olunamadi… cignendi, heba oldu, iptal edildi. Battal edildi.” Lozan’da Bati Trakya yok, Batum gitti, Musul gitti, Kerkuk gitti, Hatay gitti, Ege adalari ve Kibris gitti. Ustelik Yunanistan’a yaptigi zararlari tanzim ettirecektik, bunu da basaramadik. Peki bu nasil bir Misak-i Milli? Yeminimiz nereye gitti?
Buna karsilik Mustafa Kemal Pasa su ilginc sozleri soyluyor kursuden:
Misak-i Milli su hat, bu hat diye hicbir vakitte hudut cizmemistir. Bu hududu cizen sey milletin menfaati ve heyet-i celilenin isabet-i nazaridir. Sirri Bey Misak-i Milli’nin ne oldugunu anlamamistir.
Bu durumda Misak-i Milli bugun de gundeme gelebilir?
Mustafa Kemal’in soylediginden bu da cikiyor ama bakin Izmit Milletvekili Sirri Bey ona nasil cevap veriyor:
Pasa hazretleri, cok tesekkur ederim ki sozlerimi sayan-i mudafaa buyurdunuz, anlamadigimi soylediniz. Misak-i Milli’nin bendeniz, min gayri haddin, muharrirlerindenim.
Yani anlamadigimi soyluyorsunuz ama onun yazanlardan biri de benim. Ne olacak bu durumda? Bunun uzerine Mustafa Kemal TBMM kursusunden, “Keske yazmaya idiniz. Basimiza cok bela koydunuz” diye bagirir Sirri Bey’e. Iste bugunku Misak-i Milli mitolojisi bu gercekleri gormezden gelir.
Ben ozgurlesmek icin, bu meseleleri daha saglikli tartisabilmek icin ilk kaynaklara donerek yeniden bir inkilap ve milli mucadele tarihi yazilmasi gerektigini dusunuyorum. Bu cabayla Milli Mucadele’ye bakisimiz degisecektir. Millet Meclisi’nin duayla acildigini soylemek bir sey degil. O icerideki bir tavrin disa yansimis hali.
20 Ocak 1921′de bir program yayinlaniyor ve kanunlasiyor. 9 maddelik bu programin 7. maddesi soyle: Meclis’in ve hukumetin yapmasi gerekenler: “Seriat hukumlerinin yerine getirilmesi, kanunlarin konmasi, degistirilmesi ve feshi TBMM’nin gorevidir. Kanunlar yapilirken halka ait islerde zamanin ihtiyaclarina en uygun fikih hukumleri adap ve muamelat esas alinir.” Goruyoruz ki, TBMM Halifenin ve Istanbul’daki Meclis-i Mebusan’in yapmasi gereken tesriî, yani seriata gore yasama islerini uzerine almis bir kurum olarak goruyor ve takdim ediyor kendisini.
Cumhuriyetimiz zaten kuruldugu haliyle yeterince sivil bir huviyetteymis o zaman.
Simdilerde Cumhuriyet’i sivillestirmekten bahsediliyor ama ben onun daha baslangicta bizzat sivil bir ruhla kuruldugunu dusunuyorum. Mesela Erzurum Kongresi, Mustafa Kemal’in sonradan katildigi ve “Sark fatihi” Kâzim Karabekir’in agirliginin oldugu kongredir. Erzurum ve Trabzon Mudafaa-i Hukuk temsilcileri tarafindan Kongrenin 10 Temmuz’da yapilmasi planlanmistir onceden.
Neden 10 Temmuz’da yapilmasi dusunulmustur? Cunku 10 Temmuz, Mesrutiyet’in yildonumudur de ondan. Nasil Ikinci Mesrutiyet Osmanli duzeninde yeni bir sayfa acmissa, bu kongre de parcalanan devletin kaderinde yeni bir sayfa acmaya niyetlidir. Ne var ki, hazirliklar yetismemistir 10 Temmuz tarihine. Bu sefer de ne yapilmistir? 10 Temmuz’un Gregoryen takvimdeki karsiligi olan 23 Temmuz tarihine ertelenmistir Erzurum Kongresi’nin acilisi. Buyurun, Osmanli siyasî duzeniyle Cumhuriyet’in baslangici arasinda sIki bir alaka daha…
Mustafa Kemal Erzurum Kongresi’ne katilmak ister. Kabul edilmez cunku Istanbul’dan gelmektedir. Padisah, Ingilizlerin elinde esirdir. Bu yuzden Mustafa Kemal’in Ingiliz casusu olabileceginden suphelenilir. Ne zaman ki, Kâzim Karabekir Pasa devreye girer, aracilik eder ve ancak bu sekilde Mustafa Kemal kongreye kabul edilir. Ondan sonra da kongreye askerî uniformayla katilmasi ayri bir problem olur. Sonradan Gumushane milletvekili olan Zeki Kadirbeyoglu’nun, kendisine, “Burasi sivil bir kurumdur, iceriye uniformayla giremezsin” dedigini biliyoruz. Bunun uzerine Mustafa Kemal de gider, ustunu degistirir ve bu defa sivil bir kiyafetle kongreye katilir. Bu bile Milli Mucadele’nin sivil ruhunu yeterince ortaya koymaya yeterli bir olaydir.
Not: Bu metindeki Turkce karakterler www.TurkceKarakter.com sitesinde en yakin karsiliklarina cevrilmistir.
Diyanet isleri, (emegi gecenlerden Allah(cc) razi olsun) cocuklarimiz icin birbirinden guzel 3 kitap hazirladi. Diyanet yayinevlerinden kitap halinde alabileceginiz gibi, internetten pdf formatinda indirebilirsiniz.
Linkler
Dinimi Ogreniyorum :
http://www.diyanet.gov.tr/dok/dinimi_ogreniyorum.pdf
Kitabimi Ogreniyorum :
http://www.diyanet.gov.tr/dok/kitabimi_ogreniyorum.pdf
Peygamberimi Ogreniyorum :
Gunes’i yaratan Kudret,
cehennemi de isyankarlar icin hazirladi.
Belki asagidaki goruntuler ibret almamiza
ve Rabbimizin emir ve yasaklarina uymamiza vesile olabilir.
Allah(cc), akibetimizi hayr eylesin ve Cehennem azabindan bizleri ve Ummet-i Muhammed’i (SAV) korusun.
Cennet ve cemaliyle sereflendirsin.
http://www.youtube.com/watch?v=BkKPPuGKb8E
Lütfen okuyun, okutun.
“Inaniyorum” diyen kisinin hayatinda namazin yeri nasil olmalidir daha iyi anlamak icin..
Rıza-i Ilahi’ye bir adim daha yaklasmak icin..
O mubarek Rasul’e (sav) layik bir Ummet olmak icin..
Cennet ve Cemalullah ile sereflenmek icin..
Selam ve dua ile..
Bugüne kadar fütursuzca internetten indirip birbirimize kopyaladigimiz, cogalttigimiz telif hakki olan yerli/yabanci, dinî/profan; film, sarki, oyun vs. emeginin karsiligi verilmeden elde edilmis eserlerin, HARAM oldugu (icki icmek, domuz eti yemek gibi) Istanbul Müftü Yardimcisi ismail ipek tarafindan bir kez daha aciklandi.
Bilginize sunulur…
Izinsiz sarki indirmek haram
08 Subat 2007 Persembe 10:12
Istanbul Muftu Yardimcisi Ismail Ipek konuyla ilgili olarak yaptigi aciklamada “Internetten sarki dinleme, indirme, bunun ticaretini yapma, korsan film ya da muzik eseri satin alma noktasinda hukum verirken kul hakkina riayet hususuna bakariz. Eger ki burada eser sahiplerinin izni varsa problem yok. Ama izin verilmiyorsa bu kul hakkina riayet etmemektir, hirsizliktir” dedi.
“Zaten bu yasalarla da yasaklanmistir. Islam dini, korsan urunlerin ticaretini yapmaya, bundan gelir elde etmeye kesinlikle izin vermez. Bunun hukmu haramdir. Eserlerin ilahi, ezan ya da sarki olmasi fark etmez” diyen Ipek, “Sahiplerinden izin almadan eserleri internette yayinlayanlar da suc isliyor, gunaha giriyorlar. Birinci sorumluluk onlarin. Onu dinlemek de uygun degil. Ama korsan oldugunu bilmiyorsaniz gunah islemis sayilmazsiniz. Calinti oldugunu ogrendiginiz andan itibaren onu kullanmak uygun degildir. Mal sahiplerine haklarini geri odeyip helallik almak ve Allah’tan af dilemek gerekir” seklinde konustu.
Omer Cakkal/Yeni Safak
http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=67455&uniq_id=1171910596
Not: Bu metin www.turkcekarakter.com sitesinde Turkce karakterlerden ve “>” isaretlerinden arindirilmistir.
Hz.Adem(as)’in cennetten cikisina, Seytan’in onlara : Rabbinizin size bu agaci yasaklamasi, yalnizca, sizin iki melek olmamaniz veya ebedi yasayanlardan kilinmamaniz icindir. (Araf, 20) diyerek aldatmasi sebep olduguna gore; insanin icinde sonsuz yasam durtusu oldugu sonucuna varabiliriz
Allah da insani dunyaya indirerek, bu istegine mukabele ediyor ve onu olumunden sonra ebedi yasama kavusturuyor. “Ahiret ise daha hayirli ve daha süreklidir.” (A’la, 17)
Ancak ebedi yasamin ne sekilde devam edecegine, dunya hayatindaki kisa imtihan suresi(simulasyon) ile karar veriliyor. Bu test asamasinda Allah, rahmetine binaen Peygamberlerini gonderiyor ve hayati kullanma kilavuzu olarak Kitaplar indiriyor. Aslinda insan fitrati itibariyle vicdan sahibi; dogru-yanlisi ayird edebilecek donanimda. Dolayisiyla imtihan da aslinda o kadar zor degil “defter- kitap acik” yapiliyor.
Yapilmasi gereken, Nefs(id)’in hevalarindan(arzu) vazgecip, yuzumuzu bizi Yaradan’a donmek.
Allah bizleri, bu imtihani O’nun istedigi gibi tamamlayip, Rizasini kazanarak sonsuz guzelliklere kavusanlardan eylesin. Amin.
Dr.Müh Halis AYDEMİR hocamizin her pazar sabahi 07:30′da Kurav ‘ da gerceklestirdigi tefsir ve hadis dersleri; Bursa’ya geldigimden beri karsilastigim en guzel sey. Şenol abi’nin ilk katildigimiz hafta mücmel ifade ettigi gibi “ilim hazinesi” istifademize sunuluyor. Bursa ahalisini davet ediyorum buradan.
Hele tefsir+hadisten sonraki simetrik kitap dersi, sosyal/soyut konulari kavramakta zorlanan biz optimizasyon odakli muhendisleri heyecanlandiriyor. Simetrik kitabin konularini isleyen Halis hoca, Kur’an’imizin “muminlerin imanini artiran” ozelliklerinden bahsediyor.
Bursa disindakiler; Halis Hoca’nin tefsir / hadis derslerine http://www.simetrikkitap.com/index.php?op=tefsir linki ile ulasabilir, indirerek dinleyebilirsiniz. Simetrik kitabin bazi bolumleri de yayinlaniyor sitede.. Kurav’i kesfetmemize vesile olan Ali YILMAZ hocamiza da bu vesile ile Allah(cc) razi olsun diyorum.
Kurav’in diger faaliyetleri de gercekten takdire sayan. Uludağ İlahiyat Fakültesi hocalari, ilimlerini bizlere sunuyor Kurav ile..
Bu tur derslere ilgi duyanlar icin Mustafa Keleşoğlu hocamin derslerini de siddetle tavsiye ediyorum. Onlari da http://www.birlikvakfi.org/seminer.html linkinden indirip dinleyebilirsiniz. Eskisehir’deki kardeslerin; Cuma aksamlari 20:00′de Birlik vakfi’na gitmesi, en azindan mustehab’dir.
Simdiden hepinize Kurban Bayramimiz mubarek olsun diyorum. Rabbimiz Ummet-i Muhammed’e(SAV) , O’nu hosnud edecek bir bayram gecirmek nasib etsin. Bu vesile ile İHH‘nin kurban bagis kampanyasini hatirlatmak istiyorum.
Allah(cc)’a emanet olun.
Es-selami aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu ve magfiretuhu.
Bu calisma, Kuran-i Kerim’de, cennete girmeyi vaad eden ayet yada ayetler grubunu gosterip, belirtilen sart/sartlar yerine getirildiğinde; birbirinden bagimsiz olarak, cennete girmeyi saglayacagi dusuncesinden yola cikilarak hazirlanmistir. Bu sebeple cennete gitmenin farkli/cesitli yollari oldugu gorulebilir.
Ancak dosyada da goreceginiz gibi, örnegin: iman edip+salih amelde bulunmak 18 yerde aniliyor. Bu durumda da o özelliklerin kiside bulunmasinin kazandigi onem anlasilabilir.
Excel’in filtreleme/ayıklama özelliklerini kullanarak; cennete girmeyi saglayan ozellikleri ogrenmek, once gelenleri bilmek ve insallah Rabbimizin bizden istediklerini daha iyi anlayabilmek icin istifadenize sunuyorum. Oneri ve elestirilerinizi de bekliyorum. Herkese ulasmasi icin yorumlarinizi birakabilirsiniz.
Dua ile..
Es-selami aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu ve magfiretuhu.
Not : Alttaki kutucukta görünen kcgy2.jpg dosyasi aslinda excel dosyasidir. “save as/farkli kaydet” ile indirip excel programi ile dosyayi acabilirsiniz.
Sorsanız: Allah’in insan vucuduna koydugu bu sistemi bulan arkadaslar evrimci cikar. Haberi yayinlayan(NTV) dahil; “insan vucudu careleri barindiriyor” seklinde lanse ediyor. “Allah” dememek icin nasil kiviracaklarini sasiriyorlar.
Evrimciler, size soruyorum! Kendinize gelin-
Hala nasil salgilandigini, siz bilim adami vs. olarak anlayamamissiniz: Peki 5000 yil once yasayan insan bunu hangi bilgiyle kendisinde gelistirdi? “Falanca yerim agriyor, dur beynimden bi opiorfin salgilatiyim da rahatliyim” mi dedi!
Adami hasta etmeyin. İnsana bos yere opiorfin salgilatmayin.
NTV - İnsan vücudu, dertleri için çarelerini de birlikte barındırıyor. Fransız bilim insanları, insan tükürüğünde bulunan ve ‘opiorfin’ adını verdikleri maddenin morfin bazlı ağrı kesicilere göre çok daha etkili. Paris’te bulunan Pasteur Institute (Pastör Enstitüsü) uzmanları, insanda doğal olarak bulunan ‘opiorfin’ molekülünün tükürük dışında beyin veya kanda da olacabileceğini tahmin ediyor. Opiorfin’in salgılanma koşulları araştırılacak.
Pasteur Institute uzmanları, genetiği insana yüzde 99 oranında benzeyen fareler üzerinde deney yaparken ağrı kesici fonksiyonu olan bir molekülün farkına vardı, insanlar üzerinde de deney yapılarak opiorfin denen aynı molekülün varlığı saptandı. Fareler üzerinde yapılan deneyde, 1 miligram opiorfinin uyuşturucu etkisinin, kilogram başına 3 ila 6 milligram’lık morfine eşit olduğu tespit edildi. Opiorfin, kimyasal bazlı ve fiziksel ağrılara karşı morfinden daha etkili çıktı.
İNSANLAR ÜZERİNDE KULLANIMI ARAŞTIRILACAK Araştırmayı yürüten Catherine Rougeot, ‘oporfin’in nasıl üretildiğinin henüz gizemini koruduğunu, insandaki başka dokularda da bulunmasının insanlarda kullanımını mümkün kılabileceğini vurguluyor. Rougeot ve ekibi şimdi opiorfin ve bu maddeyi üreten molekülü mercek altına alıyor, bu sayede bu doğal ağrı kesicinin üretilmesi mümkün olabilecek, zira böyle bir ağrı kesicinin çok önemli getirileri olabilir.
Kaynak: Araştırma Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanmıştır.
Hizli yuklenmesi ve gorece-tarafsiz haberleriyle birinci oncelikle takip ettigim haber sitesi HaberX‘de; bu sabah iki haber dikkatimi celbetti :
Birincisi;
“Imam, ailesinden 4 kişiyi öldürdü..” haberi idi - http://www.haberx.com/n/296509/imam-ailesinden-4-kisiyi-oldurdu.htm
Ikincisi daha ilginç : “Imamin oglu tecavuz etmek isterken yakalandi haberi” http://www.haberx.com/n/296516/tuncelide-tecavuz-gerginligi.htm
Anlasilmayan sey; medyada suc haberleri bu kadar yayginken, konuya dini kimligi olan biri karisinca neden haber degeri artiyor! Yani bir arkeolog, son utucu veya kapici suc islediginde kimseyi ilgilendirmezken; suclu imam hatta imamin akrabasiysa -ironik- mansete cekilebiliyor.
Suc isleyen diger insanlarin isi niye vurgulanmiyor?
Imam dediginiz kisi resmi(milli degil) egitimin carklarindan cikmis bir kisi, neden bu sucu Islam’a yapistirma gayreti seziyoruz?
Medya’nin ozelestiri yapmasi gereken bir konu oldugunu dusunuyorum.
Bu elestiriyi HaberX’e yapiyorum, cunku tarafsiz olmaya calistiklarini dusunuyorum. Anliyorum, ulkemizdeki din-karsiti sartlanmalardan onlar da arinamamis olabilirler.
En azindan Kanal D, Atv vb. menfaat cukurlari icine para doldurmaktan baska bir amaci olmayan kanalizasyonlara benzemedikleri icin kendilerine tesekkur ediyorum.
16.11.2006-19:03 HaberX’ten gelen aciklamayi aynen aktariyorum:
Merhaba
Belki diger meslek gruplarindan insanlarin karsitigi olaylarla ilgili basliklari siradanlastigini dusundugunuz icin farketmediniz. İmam ile ilgili olaylar ustuste geldigi icin dikkatinizi cekti.
Ama Ogretmeninden savcisina, askerinden polisine, vekilinden burokratina, imamindan profesorune, papazindan gazetecisine her durumda toplum onderi olduklari varsayilan kisilerin mesleki durumlari karistiklari olaylardan ayirt edilemez. Bundan dolayidir ki meslekler vurgulanir. HaberX’de bir arsiv arastirmasi yaparsaniz, HaberX de onder mesleklerin ayirt edilmeksizin vurgulandigini goreceksiniz.
İlginiz İçin teşekkür ederiz
Selamlar,
ABD’nin muslumanlara uyguladigi siddetin insani sinirlar disina cikmasi; bir kez daha iclerindeki kinin ne duzeyde oldugunu anlatiyor. Inaniyorum ki; onlar muslumanlarin yasantilarina ozenti icerisindeler. Ancak ahlaki, kulturel, duygusal bakimdan esfel-i safilinde olmanin verdigi bir asagilanma yasiyorlar. Kendilerini suclamamak icin bilincaltlarinin oynadiklari oyun, sucluyu “muslumanlar” olarak buluyor. Neyse ki muslumanlar, tek bir millet haline gelen kufrun yaptiklarindan izzet ve seref kazanarak cikiyor. Diliyorum ve inaniyorum ki; gun gectikce problemi kendinde arayanlarin sayisi artacak ve kafir dunyada ahlaktan az da olsa nasiplenmis olanlar, bi-iznillah dogruya ulasacaklar.
Onlar icin de dua edelim,
Zulme riza gostermeyelim,
Ummet-i Islam’a yonelelim,
Rabbimiz her seyin Hakimidir.
Murat Kurnaz kardesimize gecmis olsun diyorum.
Allah tum musluman esirlere/mazlumlara kurtulus nasib eylesin.
Bugun, 10:08 Kaynak:HaberX
El Kaide ve Taliban baglantilari oldugu iddiasiyla 19 yasindayken Pakistan’da tutuklanan ve ABD’nin Kuba’daki Guantanamo Ussu’nde 5 yil boyunca yargilanmadan tutulan 24 yasindaki Murat Kurnaz, yasadiklarini Ugur Dundar’a anlatti.
——————————————————————————–
Ugur DUNDAR - Mine OZBEK
MURAT Kurnaz, 2001 yilinda Pakistan ve Hindistan’da 10 milyon uyesi olan “Jema’at Al Tablighi” adli baris yanlisi bir cemaatin gezisiyle Almanya’dan Pakistan’a gitti. Kurnaz, basina gelenleri soyle anlatti:
BENI SATTILAR Beni Kandahar’da once gazeteci olmak suphesiyle tutukladilar. Asli olmadigini ogrendiklerinde 3000 dolar karsiliginda Amerikalilara sattilar. Sonradan Guantanamo’daki sorgularim sirasinda, sorgucunun biri bana itiraf etti. Ben onlara “Sucsuzum, siz beni 5000 dolara satin aldiniz” demistim. O da bana “Yok sen o kadar etmemistin, biz sana 3000 dolar odedik” demisti.
ISKENCE SEANSLARI Burada 3 ay boyunca agir iskencelere maruz kaldim. Cirilciplak soyup ellerimi arkadan zincirle baglayarak tavana astilar. Sonra el ve ayaklarim zincirlerle bagli, gozlerim, kulaklarim kapali, yuzumde maskeyle 20 saatlik bir yolculuk. Guantanamo’daki “Camp X Ray” denilen ve kafeslerden olusan yere geldigimizde cok sasirdim. Kafeslerde tuvalet yok. Musluk yok.
SOK ODALARI 3 aydan fazla izole edilmis, sicak-soguk sok odasinda kaldim. Odaya girdiginizde surekli size sicak hava basiliyor. Sonra dondurucu soguk hava basiliyor. Korkunc bir iskence yontemi. Cereyan vermek, su icersine yatirip bogmak, aclik, susuzluk, zincirlere baglanip asilmak gibi ve akla gelmeyen cesit cesit iskenceler var. Diyorlar ki “El-Kaidesin.” Yok dediginde basiyorlar cereyani, 2-3 saat boyle devam ediyor.
OLEN INSANLAR GORDUM Bir legen icinde su getiriyorlar. Saclarimizdan tutup icine batiriyorlar. Orada bircok insanin oldugunu kendi gozlerimle gordum. Cirilciplak soyuyorlardi, zincirlerle cekip asiyorlardi. Boylece 4-5 gun kaldim. Doktor gelip bakiyor; dayanabilir misin dayanamaz misin diye. 20 gun boyunca ac kaldik. Gunde 3 ogun sadece tost, bir havuc ya da bir elma veriyorlardi.
PSIKOLOJIK ISKENCE Tum bu iskence yontemlerinin sonuc vermedigi hallerde, psIkolojik iskencelere basvuruluyor. Kuran’i yere atip tekmeliyorlardi. Tuvalete atiyorlardi. Ezan ile muzigi ayni anda acip oynuyorlardi. Dini hakaretler yapiyorlardi. Bir keresinde soguktan ellerimi, ayaklarimi, vucudumu hissetmiyordum. O anda kafamda bir namlu. Asker bana bagiriyor, seni oldururum diye. Ben gulmeye basladim. Tum mahkumlar gulmeye basladi. Cunku ben zaten olmus gibiydim. Aslinda beni vursaydi, iyilik etmis olacakti.
BU KAGIDI IMZALA Bir gun bana bir kagit getirdiler uzerinde bircok seyi imzalamami istediler. Misal ben buradan ciktiktan sonra bir daha bu gibi seyleri yapmayacagima dair. Kendilerine dedim ki “Ben bu gibi isleri zaten hic yapmadim, bunu biliyorsunuz! Imzalamiyorum…” “Eger imzalamiyorsan burada ebediyen kalacaksin” dediler. Pakistan’dan beni nasil aldilarsa, yine o sekilde teslim ettiler. Ellerim, kollarimin, ayaklarim zincirli. Gozlerim kapali, yuzumde maske. Gerci Almanya’ya gelen tek bendim. Benden baska kimse yoktu ucakta. Koltuga zincirlediler beni, kalkmamam icin. Ayni Pakistan’dan Kandahar’a nasil goturdulerse, Kuba’dan Almanya’ya da iste boyle getirdiler; hicbir fark yok.
Kurnaz, Guantanamo cehennemini anlatti
Murat Kurnaz’in 19 yasinda baslayan ve yaklasIk 5 yil suren iskence dolu esaret gunleri, gecen agustos ayinda sona erdi. Bir otomotiv firmasinda isci olarak calisan baba Metin Kurnaz ile ev kadini Rabia Hanim’in dort cocugunun ikincisi olarak 1982 yilinda Bremen’de dunyaya gelen Murat Kurnaz, “Ben Almanya’da dogan Almanlardan farkli degilim” diyor. Ve hayatina kaldigi yerden baslamak uzere yeniden evlenmek, bir aile kurmak ve normal hayatina donmek istiyor.
Guantanamo goruntulerinin hepsi sahte
Murat Kurnaz, hapisten ciktiktan sonra gazetelerde gordugu fotograflarin sahte oldugunu one surdu. Kurnaz sunlari soyledi: “Ciktiktan sonra Guantanamo ile ilgili bircok resimler, goruntuler gordum. Bunlarin hepsi yalan. Bunlar gercek degil. Cekimler icin Amerikalilar 2-3 mahkum seciyordu. Bunlara dosek, battaniye her seyi veriyorlardi. Ellerine tespih veriyorlar, takke veriyorlar ve basliyorlar onlari cekmeye. ’Guantanamo Yolu’ belgeseli cok iyi yapilmis. Ama olanlarin sadece yuzde 20’sini anlatiyor. Bir filmde yillar icerisinde olmus olan olaylari gerceklestirebilmek mumkun degil.”
Kurnaz’in carpici oykusu, bu aksam 21.30’da CNN Turk ve 21.45’te Kanal D’de ekrana gelecek.
Not: Bu metin www.turkcekarakter.com sitesinde Turkce karakterlerden ve “>” isaretlerinden arindirilmistir.
Ecevit öldü. Allah rahmet eylesin.
Uzuldum mu? Hayir.
Yasim gorece genc. Eski zamanlarini pek hatirlamiyorum, ama son iktidar donemi bende yeterli kanaat olusturdu. Gavurlar “fucked-up” diyorlar, kurdugu hukumetler hep cuvalladi.
Meclis acilisinda Merve KAVAKCI’ya cikisi ve kurduklari hileli duzenle milletvekilliginden cikartmalari unutulacak gibi degildi. O hali kibar bile degildi.
Ekonomik çökusu hatirlatmaya gerek yok. ANSezer kafasina anayasa firlatmisti, hakkaten komik. Kendisi sectirmisti o herifi oysa c.baskanligina. Bu kadar beceriksizlik olur.
Durust muydu? Bilmiyorum. STV, Kanal7; ne hikmetse- ”Hakk’a yurudu” falan diyor ama, herif yuruyemezken bile iktidar hirsi icindeydi. Hakk’a yurumeyi birak, Hakk aklina bile gelmis gibi gozukmuyordu. Okullara sahip cikmasi bence tamamen Hocaefendi’nin ikna kabiliyetinin gostergesidir, yoksa Ecevit’teki iman alametlerine yormak biraz iyimser geliyor bana.
“Sairdi” diyorlar, begendigim hic bir siiri yok.
Hakkinda soyleyebilecegim tek ovgu, “Demirel’den iyiydi.” Ne kadar ovguyse!
Evet, Devlet Mezarligi’na gomulsun. “Halkci” Ecevit’in halki gozeten katkilari cok azdi. Hep halka zarar verdi. Devlet Mezarligi da bu tarz adamlarla dolu. Ölunce bile halka karismaktan cekinenler.
Devlet Mezarligi’na gomulurse belki hakettigi azaptan, halktan mezar komsulari rahatsiz olmaz!