Sabah Gazetesi:Dindar genç bile içiyor
Sabah gazetesi bir arastirma yapmis, arastirmadan cok cikarilan sonuc ilginc
indar genc BILE iciyor.
Yani ”Siz niye duruyorsunuz?” gibi birsey. Ciner grubunun alkol sektorunde calisip calismadigini bilmiyorum ama en azindan eskiden yasak olan icki reklamlarinin simdilerde gazetelerde boy boy yayinlanmasi durumu biraz acikliyor.
Bununla beraber yayinlanan sonuclar da biraz carpik :
Anlasilan anketin ilk sorusu kisileri dindarlik yonunden siniflandiriyor :
Dindar degilim, Az dindarim, Orta sekerli, Oldukca dindarim, Cok dindarim.
Simdi arkadaslar dindar gruplari ele almislar ve 3-5 soruyla cozmusler!
Baska hangi sorular vardi bilmiyoruz, cunku 2340 bekar genc bulup 5 soruyla savmis olamazlar. Belli ki haber cikmadi digerlerinden.
Soru 1 : Alkol kullaniminizi nasil tanimlarsiniz? Cok dindarlarin %6,9′u, Oldukca dindarlarin %7,2’si duzenli alkol kullaniyor?! Nasil yani? Bu arkadaslar sakin Hristiyan olmasin? Kutsal sarap icip dindarlasiyorlardir. Merak etmemek elde degil, cok dindarim deyip mesela her hafta kafa cekmek. Cok dindar kisi namaz kilmiyor mu? İcki ve namaz bir arada? Neyse, bitmedi..
Cok dindarlarin %79,3′u, Oldukca dindarlarin %78,3′u duzensiz alkol kullaniyor, iyi mi!
Bu arkadaslar arada bir tek atmaktan sakinca gormuyorlar! Ya da gazetemiz ilginc bir ornek grup bulmus kendine. Bu arada dindar olmayanlarla ilgili sonuc yok. Belki onlar dindarlardan daha iyi cikmistir da, bu anket onlari “dindarlar” seviyesine cekmek icin yapilmistir!
Boyle uzayip gidiyor, belli bir amaca hizmet etmek uzere yorumlandigi anlasilan anket.
Medyamiz boyle..
http://arsiv.sabah.com.tr/2006/11/03/gun136.html#
Kendini dindar olarak tanımlayan gençler de alkolü deniyor ve cinselliği yaşıyor. “Çok dindarım” diyen gençlerin yüzde 7’si düzenli alkol tüketicisi. Gençlerin üçte biri dinde reformdan yana.
Kendini çok dindar olarak nitelendiren gençlerin de düzenli alkol kullanması ve cinselliği yaşamaları araştırmanın dikkat çeken sonuçları arasında yer alıyor. Yüzde 8.2’sinin “çok dindar” yüzde 49′unun da “oldukça dindar” olarak nitelendirdiği araştırmanın sonuçlarına göre “çok dindar” gençlerin yüzde 6.9′u düzenli alkol tüketicisi yüzde 79.3′ü ise kendini düzensiz alkol tüketicisi olarak tanımlıyor. Şarhoş olma oranlarına gelince 27.6’sı ara sıra, yüzde 3.4′ü sık sarhoş oluyor. Evlilik öncesi cinsellik de çok dindar gençler arasında yaşanıyor. 3.8′i tam bir cinsel ilişki yaşadığını söylerken, 11.3′ü karşı cins ile cinsel
birleşme olmadan sevişmenin yaşandığını belirtiyor.
DİNDE REFORMA YEŞİL IŞIK
Gençlerin üçte biri dinde reforma da yeşil ışık yakıyor. “Dinlerin özüne sadık kalmak kaydıyla şekle yönelik uygulamalar yani ibadet biçimleri gibi çağın gereklerine ve şartlarına uygun olarak tekrar yorumlanması” konusunda “evet” diyen gençlerin oranı yüzde 31. Dinde reforma olumlu yanıt verenlerin oranı metropollerde yaşayan ve üst sosyo ekonomik gruba sahip gençlerde yüzde 35′lere kadar yükseliyor. Kendini “çok dindar” olarak nitelendiren yüzde 8.2′lik grubun da yüzde 29.9′u, “oldukça dindarım” diyen yüzde 49′luk grubun da yüzde
27.5′i ibadet biçimlerinin çağın gereklerine uygun olarak değiştirilebileceğini söylüyor. Buna karşı çıkanların oranı ise yüzde 44.
YÜZDE 9′U DİNİ GRUBA DAHİL
Gençlerin yüzde 54.2’si okullarda din derslerinin zorunlu olması gerektiğini savunuyor. Seçmeli olması gerektiğini savunanların oranı yüzde 41.4, hiç olmaması gerektiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 4.5. Kendini çok dindar olarak nitelendiren gençlerin yüzde 72.6’sı, oldukça dindarlar gençlerin de yüzde 66.1′i zorunlu din dersinden yana. Kendini dindar olarak tanımlayan gençler arasında da din dersinin seçmeli olması gerektiğini savunanlar söz konusu. Bu görüşü savunanların oranı
“çok dindar”lar arasında 27.4, oldukça dinine bağlı olanlar arasında ise 31.4 Araştırma, gençlerin yüzde 9.3′ün bir dini gruba dahil olduğunu gösteriyor. “Şimdiye kadar herhangi bir dini gruba dahil oldunuz mu” sorusuna gençlerin yüzde 90.7’si “hayır” diyor. Ancak bu oran eğitim durumu ilköğretim olanlarda yüzde 11.8′e, üniversite öğrencileri arasında yüzde 11.5′e, 18 yaş üstü erkeklerde yüzde 11.3′e yükseliyor. Gençlerin yüzde 89.1′i Tanrı’nın sevgi dolu ve affedici olduğuna inanıyor. Dini pratiklere bakıldığında oruç, namaza göre daha yaygın. Gençlerin yüzde 54.2’si ölümden sonra yaşama inanıyor.
Pervin KAPLAN
Sakal üzerine
Dikkatimi cekti, sünnet sakal birakan muslumanlar iyice azaldi. Cami cemaati, cogu yasli; sakalli orani %5′i gecmez, hoca dahil! Dedemiz 80′e merdiven dayamis(masallah), ayakta durmakta zorlaniyor ama sakalini kaziyor?!! Bursa’ya ozel bir durum mudur bilmiyorum, korkarim sakali yaftalayip sakalliyi dogal murteci addedenler basarili oldu.
En azindan sakallilari sahiplenmek lazim diye dusunuyorum. Yolda gordugumuz -tanimadiklarimiz basta- sakallilara selam vermek, tanidiklarimizin sakalini ovmek, Efendimizin(asvs) “Ahir zamanda unutulmus bir sunneti canlandiranlarin 100 sehit sevabi kazanacagi” mujdesini hatirlatmanin zamanidir simdi. Sakalsizlar da (Allah affetsin) sakal birakma istegini kalplerinden cikarmamali, bu sunneti kucumseyip feda etmemeli.
Bugun malesef muslumanlara bakilinca, musluman olduklari anlasilmiyor.
Acidir!
ALICI KUSLAR
Bu yazinin isminin ilham kaynagi Kayahan’in Kar Taneleri sarkisidir ve sozleri soyledir;
Alici kuslar gibi
Basimin ustunde donup durmayin
Kolkola girip yalnizligimi yuzume vurmayin
Kar taneleri
Yollar benim umudumdur
Yollari kapatmayin
Yagmayin yollarima
Durun kar taneleri
Ozledim hem de cok ozledim
Ezberledim beklemeyi
Ve ayni tema uzerinde devam eder. Burada anlasildigi gibi “kar taneleri” ni “alici kuslar” a ceviren sey, en buyuk derdi yalnizlik olan bir sahsa bekledigi/umdugu kisilerin gelmesini saglayacak “yol” ların kar taneleri tarafindan kapatilmasidir.
Ama ben Kayahan ile ayni tema uzerine yazmayacagim. Kayahan’in sozlerini aklima getiren sey gecenlerde bir ayakustu sohbette dinledigim bir ibret hikayecigiydi. Bu hikaye soyle;
Bir karinca uzun zaman ugrasir didinir ve bugday taneleri vb toplar. Ambarini doldurur. Bir gun tam bitanesini yiyecekken bir kus gelip karincayi yutuverir.
Hikayeyi anlatan sahis olumun nasil planlarimizia uymayan zamanlarda geliverebilecegini, dolayisiyla “yatirim” larimizi dikkatli yapmak gerektigini vurgulamak icin anlatmisti bunu.
Bir hafiza zincirini takip edecek olursak bu benim aklima daha once dikkatimi cekmis baska bir seyi getirdi. Birinde lokanta tarzi bir yerde biseyler yiyordum. Radyo acikti. Buyuk bir medeniyet hareketinden soz ediyordu; artik kadinlar kocalarinin soyadlarini almak zorunda degillerdi.
Icimden basiyordum kahkahayi zira kadinlarin erkeklerin soyadini alma yasasinin 1920′lerdeki buyuk medenilesme hamlemizle geldigini hatirladim. Zamana bagli olarak iki de bir degisen seylerin insani tatmin etmeyecegi aciktir bana kalirsa. Ciddi birseyleri kaciran bu kisa konusma bana basit bir hayal kurdurdu;
Caz caz konusan bir feminist muazzam bir mucadele verir ve mahkemede toplumunun gelenekcilerine karsi buyuk bir “ozgurluk” elde eder. Arkadaslariyla bulusup bunu kutlamak icin sozlesirler. Aksam saat 19:30′da “bilmem ne” barda bulusacaklardir. Feministimiz (nasr suresini bilmediginden bir zaferin ardindan tevbe edilmesi gerektigini bilmiyordur elbette) zafer sarhoslugundan sevindiriklerdedir. Biraz da aykirilik iceren kiyafetiyle ozgurluk duygusunu daha da artiran ustu acik otomobiline biner. Saclari ruzgarda ucusur kopruden gecerken. Sonra beklenmedik bir sey olur. Ne oldugunu bile anlamadan kendisine carpan bir kamyon yuzunden feministimiz birkac saniye icinde oluverir.
Hikaye bitti. Bu kadar.
Ne kadar da edebi manada zayif bir hikaye degil mi? Hikayenin sonu ile sona kadar olan akis arasinda baglanti nanay.
E ben de zaten ben bu hikayeyi “son” un nasil filmlerdeki gibi akisin son derece uyumlu bir devami olmayabilecegini ortaya koymak, o hesaba gelmeyen (ama hesaba gelenlerin hepsinden daha gercek) unsuru vurgulamak icin kurmustum. O gelecege dair planlar yaparken alakasiz (!) olani. Soguk ve karanlik seyi.
Yillar once Almanya’da dazlaklar Solingen’de bir Turk ailesinin evini yakip bikac kisinin olumune sebep oldugu zaman (bu hatirladigim kadariyla Almanyalarin birlesmesiyle ayni zamanlarda gundemi isgal ediyordu) ic derinligi yazisindan belli bir Alman tiyatro yazari NPQ dergisine soyle bir yazi yazmisti;
” Bati medeniyetinin batmasi kacinilmazdir. Zira bu medeniyet sistematik bir sekilde olumun gozardi edilmesi uzerine kurulmustur…… Bati felsefesinde olume dair pek az sey bulursunuz. Bu konuda Karl Jaspers biraz yazmistir. Eger bu isi yapan gencler veya stadyumlarda adam olduren gencler eger her an olebilecegimiz apacik gerceginin suurunda olsalardi bu isleri yapabilirlermiydi dersiniz?”
Ve Erich Fromm’un eski bir ornegini anlatir “eger bir Batiliyi oyalayicilarin azaltildigi (bembeyaz ve icinde hic bir seyin olmadigi bir oda) bir odaya koyar ve tik tak sesler cikaran bir saat koyarsaniz bir sure sonra panige kapilacaktir. Zira ardı ardına gelen tik ve taklar ona kendini calisarak veya eglenerek surekli uzak kalmaya calistigi seyi yani olumune her tiktakta biraz daha yaklastigi gercegini suuruna sokacaktir”
Ne yazi ama dimi?
Elbette Elizabeth Kuebler Ross ile baslayan olumbilim (Thanatology) konusu akla gelebilir. Ancak Batililarin olumu ancak reenkarnasyon gibi bir kismi rahatlaticidan sonra ancak ele alabildiklerini gormek de bir ayri ibret konusudur. Bu da zaten oldukca yeni bir olaydir; bati felsefesinin baslayisindan yaklasik 2500 yil sonra ve Hint dusuncesine epeyce acildiktan sonra.
Yeni evimize yerlesirken aklima 17 Agustos depremini getiriyordum. 30-40.000 kisinin oldugu bu depremde basit bir istatistiksel hesabin bile olenlerin arasinda
Son 15 gun icinde
*yeni ev almis
*yeni evlenmis
* yeni cocugu olmus
birilerinin mutlaka olmasi gerektigini gosterecegine inaniyorum. Oysa yeni ev alan, yeni evlenen veya yeni cocugu olan birisinin sevinc dolu aklina (hele o deprem-farkindaligimizin millet olarak dusuk oldugu zamanlarda) evinin kisa bir sure sonra kendisini de ezerek yikilabilecegini, esiyle birlikte gece ustlerine 3-4 katin yikilabilecegini veya nurtopu yavrusunun ustune bir kolon dusecegini dusunmek genelde muhaldir.
Oysa gercek bizim “dogrusal” hayallerimizi hice saymaktadir. Gerceklik bizim o zavalli hayalgucumuze kalsaydi berbat olurdu. Gercek hayalleri hep asar ve bizi sasirtmaktan asla geri kalmaz.
Istanbul’da Zincirlikuyu mezarliginin kapisina “her can olumu tadacaktir” hadisi yazildiginda “bilimsel egitim almis” “Avrupa gormus” olanlarimiz bagirtiyi basiyorlardi “bunu surekli hatirlatip keyfimizin kacirilmasini istemiyoruz!!! Kaldirilsin!!”
Acaba ayni olcude olumun kendisine karsi olabilirmiydiniz? Basiniz mezarlik yonetiminin basit bir karariyla mi yoksa varolusun ta kendisiyle mi dertte? Bu da mi “irtica” ?. Irtica ortadan kalktiginda olum de kalkacak mi? Bu kadar buyuk bir gercegin bu sistematik gozardi nasil bilimsel bir tutum oluyor acaba? Biribirlerine carptiktan sonra bilardo toplarinin hangi aci ve hangi hizla birbirinden uzaklasacagine ayrilan zamandan daha fazlasini hak etmiyormu bu konu?
Tabii inancsizin basinin aslinda dinle degilde varligin ta kendisiyle dertte oldugunu bildiren ornek coktur. Konuyu dagitmamak icin buraya girmeyelim. Lakin dine inanabilir veya inanmayabilirsiniz ancak olum icin ayni sekilde konusabilirmisiniz? Olum en az “irtica” kadar nahos degilmidir?
Hollywood filmlerinde “kotu” sonun ne kadar siklikla “olum” olduguna dikkat ediniz. Aydinlanma caginin aydinlatamadigi, tabu yikicilarin akillarina getirmemeye calistigi konu…
Gelecege yonelik buyuk hayallerin alici kuslari hesaba katmasi gerektigine inaniyorum. Bu hayallerin herhangi bir an kesiliverebilecegini hesaba katan bir tarzin daha gercekci ve daha akli basinda olacagina inaniyorum. Belki de alici kuslar bizi aldiktan sonra da hikaye devam ediyordur ve kimbilir belki de iyi bir yerlere goturuyorlardir. J
hazar
Iki dunya: Secdeye varanlar ve varamayanlar!
Haşmet Babaoğlu, Bati’nin en buyuk problemlerinden; Kibri, gozlemlemis.
Hayirli cumalar..
Geçmiş zaman…Yabancı bir ülkede, bir otel odasında televizyondan yayınlanan paskalya törenlerini izliyorum.Neredeyse her kanalda başka bir kiliseden canlı yayın var. Bakıyorum. İnsanlar gösterişsiz fakat şık giysileriyle gelmiş. Huşu içindeler. Töreni yöneten Ortodoks papazlar ise göz alacak kadar ihtişamlı cüppeler giyinmiş. Mumlar yakılıyor, dualar okunuyor, şarkılar söyleniyor bir ağızdan. Bir nokta özellikle dikkatimi çekmeye başlıyor, hatta giderek kafam takılıyor. Herkesin davranışlarında inançlı insanlara özgü yoğun bir saygı var. Ama… Ama sanki teslimiyet yok! Neden böyle algılıyorum. Çünkü sadece başlarını eğiyorlar; İsa tasvirleri önünde bellerini büker gibi yapıyorlar. Evet, sadece büker gibi… Zorlanıyorlar sanki! Dışarıdan bakınca çok garip geliyor insana! İlahi olan karşısında saygılılar, bu açıkça görünüyor. Fakat bir yandan da konser veya tiyatro gösterisinde gibiler. O sırada çoktandır zihnimde donup kalmış eski bir anı canlanıyor. Şöyle… Doğu kültürlerine, inançlarına meraklı bir Katolik tanıdığımız secde hareketini denemek istemişti. Dizini kırıyor, diz üstü çöküyor ama olmuyor! Başını ve burnunu yere bastırıncaya kadar eğilmek sanki dünyanın en zor, en yorucu hareketiymiş gibi geliyor ona. Birkaç denemeden sonra mırıldanır gibi “bedenim değil sanki ruhum zorlandı” diyor da, bu saptama karşısında hepimiz çarpılıp kalıveriyoruz. Ey okur, şimdi yazacaklarımı sıradan bir din veya dinler yazısı olarak algılamaya kalkışma ne olur! Anlatmak, dikkat çekip düşündürmek istediğim şey en derin biçimde İNSANa özgü bir hal ve onun belli bir kültürdeki yansımalarıdır. Geçenlerde ölen ünlü gazeteci yazar Oriana Fallaci’nin “günde beş vakit k.çlarını havaya diken toplumlar” sözü geldi aklıma. Fallaci ayrıksı bir örnek değil. Birçok Batılı veya fena halde Batılılaşmışlar namaz kılan çok sayıda Müslümanı gösteren bir fotoğrafa baktığında k.çlarını havaya kaldırmış insanlar görür. O resime bakıp da yüzünü yere yapıştırmış, koskoca evrenin içinde iyiden iyiye büzülmüş, kendini gönülden “küçültmüş” insanları görmekte nedense çok zorlanırlar. *** Bedeni de öyle! Dışı çılgınca hoplayıp zıplarken bile içi kibirle kaskatı ve dimdik… Her türlü eğilmenin zayıflık; her türlü diz çöküşün yenilmek, alnını yere koymanın ise bir daha asla ayağa kalkamayacak biçimde düşmek olmasından korkan bir zihnin bedeni bu… Sadece haz için eğiliyor, bükülüyor. Sadece hazza veya işkenceye “teslim oluyor” bu beden… Geçen gün internette “Tibet Budizminde secde” başlığı altında Budist ritüelleri Batılılara anlatan bir yazı çıktı karşıma. Orada Budist rahibin ettiği şu söz durumu yeterince ve acıklı biçimde açıklıyordu: “Her şeyden önce, secdenin Tibet anlayışında asla bir zayıflık işareti olmadığını belirtmeliyim.” *** Hayır, o kadar basit değil. Dahası, insanın ibadetinde, Tanrı düşüncesi karşısındaki ürperişinde geçmişte bir fark yoktu. Hristiyanlığın kendisinin kabul ettiği vahye, mesela orada Hz. İsa’nın nasıl dua ettiğine bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. “Biraz ileri gidip yüzüstü yere kapandı ve ey Baba mümkünse bu kâse benden geçsin, benim istediğim gibi değil, senin istediğin gibi olsun diye dua etti.” (Matta 26/39) Peki sonra ne oldu da bu fark oluştu? Hayati önemdeki nokta bu! Yaşam biçiminin değişmesi neden ve nasıl inançlı insanların bile (ilahi varlık huzurunda) yere yüz sürmesini güçleştirdi? Onun tam secdeye varacakken elini ayağını tutan, ruhuna üşengeçlik kilitleri vuran şey ne? Ön sıradakilerin ayak kokusu mu? Kültürel dönüşümlerin ibadetleri etkileyen muazzam gücü mü? Yoksa modern insanın o sözünü ettiğim derinlere kök salmış kibirle beslenen egosu mu? |
||||
