14 Kasım, 2015

Malumatfuruş Müşkülpesent Münevverlerimiz

Eziyet daha başlıkta başladı, kim okumak ister böyle bir yazıyı?!

Meramımı olabildiğince günümüz Türkçesiyle anlatmaya çalışacağım, merak etmeyin. Zaten “biz”den bahsediyorum, yabancı gelmeyecek söylediklerim.

M ile başlayan 3 kelime bügünün müslümanlarını (ya da “bir kısmını” diyelim, isteyen kendini soyutlayabilsin) temsil ediyor.

Malumatfuruş: Malumat -malumunuz- bilgi demek. Enformasyon, information.. -Furuş son-eki geldiğinde tefriş edilmiş, donatılmış anlamı yüklüyor ve Osmanlıca kelimemiz ortaya çıkıyor: Bilgi ile donanmış.

Müşkülpesent: Kullanıyoruz zaten, müşkül=zor. Pesent ise farsça, beğenen/beğenmiş. Yani “Zor beğenen”..

Münevver: Arapça kelimenin kökü “nur” kelimesi, birebir çevirisi “Nurlanmış” ama bugünkü tabirle “Aydın”.

Linguistik alanına fazla girdim, geri dönüyorum🙂

3 kelime yanyana gelince başlık görünüveriyor: “Bilgi yüklü, zor beğenen aydınlarımız”.

Mehmet Güney abimizin güzel bir sözünü okudum: “Kulakların lafa doyduğu bir dönemde gözler yaşantısı ile örnek olacak adamlar arıyor”. El-hak, doğru. Sosyal medya bizi sahte duyarlılık gösterileriyle hastalıklı hale getirdi. Okumadığımız kitapları tavsiye edip, yapmadığımız güzel davranışları “share” ediyoruz. Böylece konformist yaşamımıza ferahça devam edebiliyoruz, hiçbir salih amele imza atmadan.

Hedonist (zevkçi) ve Kapitalist yaşam tarzı her yanımızı sardı, gözümüzü bağladı ve gündemimizi esir aldı. Amerika’daki sokak olayları, Fransa’daki terörden en ince detayıyla haberdarız ama mahallemizde yaşlı teyzenin durumunu bilmiyoruz.

1 saat, 1 gün, 1 ay içinde hiçbir anlamı kalmayacak her haberi takip ediyoruz ama ömrümüzü ve sonrasını etkileyen bilgilere mesafeliyiz. Çünkü değişmek istemiyoruz. Böyle rahat ve iyiyiz. Konforumuz yerinde. Okulları bitirdik, iyi işler sahibi olduk. Evlendik, çoluk çocuğa karıştık. Okuldakiler, iş arayanlar, evlenemeyenler gündemimizden çıkıverdi.

Türkiye’nin ajandasına takılıp kaldık, Irak-Suriye-Filistin-Kürdistan-Çeçenistan-Sancak-Singapur-Afrika-Myanmar’la ilgili yapmamız gerekenleri hükümete ya da İHH’ya devrettik.

Kuran’la, hadisle, mezheple, Mutezileyle, Eşarilikle ilgili her tarihi hadiseyi öğrendik, her fıkhi tartışmanın dibine vurduk, her felsefi akımı irdeledik; yine hayatımızda bir değişiklik olmadı. Sadece kibrimiz arttı, bilgi ilime dönüşmedi, yakine eremedik.

Ne bir müslüman fikir dünyamız oldu, ne acemice de olsa bir alternatif üretebildik, ne bir medeniyet kurabildik. Taklitleri taklit ettik, yüzeyin en üstünde, en sığda dolaşıp durduk. Birşeyler yapmaya çalışana burun kıvırdık, dahası engel olduk, tü kaka ilan ettik.

Binlerce tesbih çektik, zikirler, virdler, hatimler, salavatlar sel oldu aktı. Ne yüce Allah’a (svt) bir arpa boyu yaklaşabildik, ne de kendi çapımızda bir güzel örnek Muhammed(as) olabildik. İnsanların saygısını sevgisini kazanamadık. Aranan adam, güzel insan, özel şahıs olamadık. Bol bol yancı olduk, mürid olduk, partili olduk; hep sıradan kaldık, altında kaldık. Üstüne birşey koyamadık.

Rad 11: Bir toplum nefsindekini değiştirmedikçe Allah da onları değiştirmez.

Değişmemiz lazım değil mi, a dostlar? Faydaya dönüşmeyen hiçbir işte sevap olmaz. Fayda üreten bir hayat tarzını nasıl tekrar yaşamaya başlarız, tartışmanın zamanı gelmedi mi? İman şartından asla ayrılmayan “salih amel” hayatımızda yeterli yer tutuyor mu? Emin olun bundan hesaba çekileceğiz.

Emin olun şu hayat, “yaşıyor olmak” kadar kıt ve istisnai birşey yok! Dünya’da bugüne kadar 110 milyar insanın yaşayıp geçtiği söyleniyor. Şu anda onda biri bile hayatta değil, değişme şansları kalmadı! Biz de çok yakında olmayacağız..

Fırsatı kaçırmayalım, birbirimizi uyaralım. “Her koyun kendi bacağından” kültürüne tekmeyi basalım. Gelin bugün birbirimizi biraz rahatsız edelim. Hakkı tavsiye edelim, Hakk’a gidelim, Hakk’a götürelim. İki cihanda münevver olalım.

Selam ve dua ile..

18 Mayıs, 2015

Bursa Otomotiv işçilerinin eylemleri ve arka plan

Renault, Tofaş, Coşkunöz ve Mako gibi büyük sanayi kuruluşlarındaki işçi eylemleriyle ilgili biraz perde arkası bilgisi:

Olaylar Bosch işçilerinin yüksek zam almasıyla başladı.

Bosch işçileri neden yüksek zam aldı? Adım adım anlatayım:
1- Yasa değişikliği ile işyerlerinde birden fazla sendika olmasının yolu açıldı
2- Türk-metal kontrolündeki Bosch’a, Disk’e bağlı Birleşik metal de sözleşme yetkisi almak üzere girdi ve işçilerin yarısı kadarı Disk’e geçti.
3- Yetki alacak sayıya ulaşamayan 2 sendika mahkemelik oldu ve işçiler sözleşme yapamadı.
4- Süreç uzayınca Bosch yönetimi illegal olarak duruma müdahale etti ve işçileri Türk-metal üyeliğine zorladı. Bu etkiden sonra çoğunluk Türk-metal’e döndü.
5- Disk pes etmedi ve mahkeme süreci ile yetkiye sahip olmayı denedi.

Tüm bunlar 2,5 yılı aşkın sürdü ve 2,5 yıl sonra Türk metal mahkemede yetkiyi alarak Bosch ile masaya oturabildi.

Sözleşme yapılması da bir 6 ay aldı ve protestoların yapıldığı zorlu bir süreçte, hiç zam alınamayan 3 yıllık dönemi kapsayan iyi bir zam alındı. (%30-%65 arası)

Renault ve Tofaş’taki gerginlik bu oranın duyulmasıyla başladı. Düzenli olarak zamlarını alan işçiler, Bosch’a göre düşük oranla anlaşan Türk metal’e ve işverenlerine tepki gösterip üretimi durdurdular.

Buradaki ironi, Renault ve Tofaş işçilerinin, 3 yıl 0 zamla zorluklar yaşayan Bosch işçilerine süreç boyunca hiç destek vermemiş olmasıydı.

Tabii ki tüm emekçilerin daha iyi şartlarda çalışması hepimizin isteği.

Ama sözleşmesini yapmış zamlarını anlaşarak almış olan işçilerin grev yapması hem illegal, hem de adil değil bence.  Bunu da “onda var, ben de isterim” çıkışıyla yapması..

Sanırım işverenler biraz iyileştirme yaparak durumu çözecekler. Ama eylemlerin tümüyle haklı bir arayış olmadığını bilmek lazım.

6 Eylül, 2013

EVRİM TEORİSİ VE AKILLI TASARIM – 2

0 Mayıs 2013 Pazartesi 16:00

 

İlk bölümde Allah’ın varlığını ispatın mümkün olmadığından, İslam’ın bizden akıl ve gözlem yoluyla bunu kavramamızı beklediğinden bahsetmiştik. Evrim teorisine de değinip, materyalist felsefenin maddeyi ezeli/ebedi kabulüyle birlikte; varlığın kör tesadüflerle meydana geldiğini savunduğunu tartışmıştık.
Batılı 34 ülkede yapılan bir araştırmaya göre; Evrim Teorisi’ne en az inanan ulusun Türkler olduğu ortaya çıktı. Bunda belki kendisine “hoca” denilmesinden en çok rahatsız olduğum şahsın gayreti etkili olmuştur, bilemiyorum. Fakat bilimsel gibi duran yaklaşımlardan kendisine önemli bir paye edindiği ve son dönemde dinin öz mesajına ne kadar darbe vurduğu da gözler önünde. Evrim meselesini de doğru anlamamıza engel oluyor.
Darwinist/materyalist ideoloji ortaya çıkmadan önce de evrim araştırılıyordu. Hatta buna ilk atıfları Abbasilerden itibaren Müslüman bilim adamlarının yaptığını biliyoruz. Daru’l-Hikme’de modern kimyanın öncüsü kabul edilen Cabir bin Hayyan (öl:M.815); insanın ve diğer canlıların kendiliğinden vücut bulduğunu belirtir. Allah’ın sadece dört temel unsuru yarattığını ve canlıların bu dört temel unsurdan neş’et ettiklerini savunur. Cahz (öl: M.869) ise Allah’ın emriyle bütün yaratıkların -buna insan da dahildir- tek bir çekirdek varlıktan yaratıldığını iddia eder. Kitabu’l-Hayavan adlı eserinde biyolojik evrimi açıkça savunmuş, “Evrenin yaratılışını başlatan Allah, aynı zamanda onu evrimleşme yoluyla teşekkül edici; hem de türleri devamlı evrimleştirici kılmıştır” sonucuna varmıştı. Benzer yaklaşımları Biruni, ibn Miskeveyh, İbn Tüfeyl, İbni Nefis, İbn Sina, İbn Haldun’da da görebiliriz.
Dolayısıyla Evrim’in İslam ve Yaratılış inancına aykırı olduğunu söylemek doğru değil. Keza her şeyi yaratan Allah’tır. Ancak insanın farklı bir türden, mesela bir hayvandan dönüştürülerek yaratıldığı iddiası Hristiyanlık inancını kökünden yıkacak bir içeriktedir. Nitekim bir İnsan-ilah (haşa) temeline oturan Hristiyanlığın; evrimin ilk adımda bile kabulüyle çökeceği aşikârdır.
Bu noktada Yaratılışçılık ve Akıllı Tasarım teorilerine ve bunların aralarındaki farklara odaklanmak istiyorum. Yaratılışçılık; insanlığın, yaşamın ve evrenin, varlığı önceden kabul edilmiş doğaüstü bir güç (Tanrı) tarafından yoktan meydana getirildiği inancıdır. Bu bir ön-kabuldür. Yaratılışçı, diğer bilimsel verileri de bu ön-kabule göre okur ve yorumlar. Akıllı Tasarım’dan ayrıldığı nokta, tam da burası! Akıllı Tasarım teorisi, bir ön-kabulle başlamak yerine bilimin verilerini tarafsız olarak incelemeyi ve burada Tanrı’ya işaret eden bulguları tartışmayı hedefliyor.
Akıllı Tasarım, evrenin bir amaç ile tasarlandığını savunuyor. Bilimin delillerini de bu yönde değerlendiriyor. Bunun çok çarpıcı örneklerinden birisi Bigbang sonrası manzaradır. Bundan bahsetmeden önce, bugün bilim dünyasında “hakim görüş” haline gelen Bigbang (Büyük Patlama) teorisinden de kısaca bahsetmekte yarar var. Teori, yakın zamana kadar materyalist/ateist çevrelerce evrenin bir başlangıcı olduğu, yaratıldığı (ezeli/ebedi olmadığı) iddiasına zemin hazırladığından kabul edilmiyordu.
Bigbang, tenis topundan küçük bir enerji noktasının patlayarak evreni oluşturduğunu varsayıyor. Patlamanın hemen sonrasına bakabilseydik, ortada ne bir insan ne de gezegenleri görecektik. Atomaltı parçacıklardan oluşan bir ortam vardı. Bazı hikayeler “dünya henüz bir toz ve gaz bulutuydu” başlar ya, atom olmadığı için henüz toz ve gaz bile yoktu. Buna radyasyon da diyebiliriz. Buraya dikkat! Eğer o ortamda mevcut kuvvetler (güçlü nükleer, zayıf nükleer ve elektromanyetik kuvvet) öyle hassas bir şekilde ayarlanmasaydı, fizikçilerin söylediğine göre hiçbir zaman atom oluşmayacak ve radyasyon sonsuza dek hüküm sürecekti. Ben bu yazıyı yazamayacak, siz de okuyamayacaktınız. Bu kuvvetlerin biraz farklı değerde bile olması asla canlılığa müsaade etmeyecekti. Bu tasarım ve hassas ayar (fine tuning) bir ispat olmasa da akledenler için çok önemli işaretler içeriyor.
Benzer şekilde de dünyadaki düzenin insan odaklı tasarlandığına dair bir çok delil var. Atmosferdeki gazların oranı, suyun benzersiz özellikleri, dünyanın yansıtıcılığı ve manyetik alanı, dünyanın güneş sistemi içindeki yeri, güneş sistemimizin galaksi içindeki yeri… Örnekler çoğaldıkça da evrenin insanı merkeze alarak tasarlandığı anlaşılıyor.  Bilim insanları bu amacı kimin belirlediği sorusunu sorduklarında ise Yaratıcı’ya ulaşmakta zorlanmıyor.
Yazının sonunu Flew gibi ateizmden vazgeçip Tasarımcı’ya inancını açıklayan Batılı düşünür Patrick Glynn’ın sözü ile bitirmek istiyorum:
“Yaşam, bir kör kaza olmak şöyle dursun, tüm evrenin ilk andan itibaren kendisine yöneldiği, kendisi için ayarlandığı ve düzenlendiği bir hedef gibi duruyor… Bu ise, bizi Tanrı’nın varlığı fikrinden uzaklaştıran değil, aksine ona yaklaştıran bir keşif. Bilim ve inanç arasında var olduğu kabul edilen gerilim, çoktan ortadan kalkmış durumda.” *
* Patrick Glynn, “God: The Evidence”
İlgili kaynaklar ve internet siteleri:
Twitter:  http://twitter.com/Akilli_Tasarim (Konuyla ilgili soru/tartışmaları iletebilirsiniz)
DISCOVERY Institute: http://www.discovery.org/ (İngilizce)

 

6 Eylül, 2013

EVRİM TEORİSİ VE AKILLI TASARIM – 1

12 Mayıs 2013 Pazar 00:22

 

Allah’ın varlığını ispatlamanın hiç bir zaman mümkün olacağına inanmıyorum. İspat devreye girdiğinde, itiraz sözkonusu olamaz ve bir çeşit zorlama ie karşı karşıya kalırız.
İslam ise, evreni gözlemleyip elde ettiğimiz verileri aklederek analiz etmemezi ve bu muazzam düzenin kendi kendine meydana gelemeyeceğini kavradığımızda; Yaratıcıya ulaşmamızı bekliyor.
Tarih boyunca tek tanrıcı(tevhidi-monoteist) dinler; günahkâr inananlar ya da Allah’a ait güçlere sahip olduklarını iddia edenler (Şirk) ve buna inananlarla karşılaştı. Tavsiyelerini de onlara iletti. Son din İslam’ın, çok temel ve çarpıcı vurgularla hayatın ve varlığın sebebini sorgulamaya davet eden(challange) yönü olmasa, ateizmin asırlar boyunca monoteist dinler tarafından çok muhatap alınmadığı bile söylenebilir. Bu noktada Mustafa İslamoğlu ise ateizmi, kendini inkâr yönüyle patolojik bir vaka olarak görüyor.
Öte yandan Darwinizm’den güç alan ateist felsefenin ivme kazandığı bir dönemin etkileri günümüzde halâ devam ediyor. Ateizm(tanrıtanımazlık) ve agnostisizm(bilinmezcilik) -bence insan egosunu ateşleyen bir kibrin de etkisiyle- taraftar bulabiliyor.
Bu noktada biraz Evrim Teorisinden ve İngiliz bilim adamı Charles Darwin’den bahsetmekte yarar var. Darwin ateist değildi, hatta eşinin koyu bir Hristiyan olduğu anlatılır. Meşhur “Türlerin Kökeni” kitabını günümüz Evrimci ve Darwinistleri okusa, Tanrı’ya yaptığı atıflardan hidayete bile erebilirler. Şaka bir tarafa, Darwin’in bilime getirdiği farklı bakış, yaşamın tamamen kör tesadüflerle meydana geldiği, milyarlarca yıl içinde gerçekleşen küçük evrim adımlarıyla bugünkü canlılığın kendi kendine oluştuğuydu. Darwin, teorisini açıklarken “indirgenemezlik” ilkesinden bahsetmiş, bu kanıtlanabilirse teorisinin yanlışlanmış olacağını kendisi ifade etmişti. İndirgenemezlik basitçe, bir organın evrim süreçleriyle açıklanamayacak komplekslikte olması anlamına geliyor. Buraya tekrar döneceğiz. Bu teori elbette bilimsel bir zemine oturuyordu ve gözlemlere dayanıyordu. Fakat bunlar atomun varlığının bile henüz kanıtlanmadığı 200 yıl önceki teknik ve imkanlara sahip bilimle yapılmıştı.
Paralel olarak gelişen materyalist felsefe ve bilim anlayışı da maddeyi ezeli ve ebedi kabul ederek, evrenin ezelden beri orada durduğu ve yaratılmadığını savunageldi. Bu anlayış, bilimsel metodları da temelinden değiştirdi ve bilim, başlangıçta “Yaratılış” fikrini reddetmezken (Müslüman bilim adamları ve modern çağda örneğin Newton), Darwin sonrasında materyalizmin de etkisiyle; profan, hatta din-karşıtı bir metodu kabullendi. Bilim ile dini birlikte anmak şiddetli tepki görmeye başladı. Bilimin bulgularını Yaratıcı’ya işaret edecek şekilde yorumlamak bile alay konusu olmaya yetti. (Bunda, o dönemde bilim merkezlerinde İnancı temsil eden Kilisenin cahil-dogmatik-çıkarcı uygulamalarının da önemli etkisi var elbette.)
O dönemlerde bilim çevrelerinki beklenti; “bilim ilerledikçe varlığın kökeninin tüm detayıyla açıklığa kavuşacağı, Tanrı fikrinin yok olup, seküler bir yaşam tarzının dünyaya hakim olacağı” idi.
Hiç de öyle olmadı!
Bu konuya devam edeceğiz inşallah. İlgililere twitter’daki @Akilli_Tasarim hesabını takip etmelerini tavsiye ediyorum.

 

25 Mayıs, 2013

En İyi 10 Yeni Keşfedilmiş Tür Açıklandı!

Her yıl binlerce yeni tür tanımlanmaktadır. Ve her yıl, en azından son 6 senedir, Arizona Eyalet Üniversitesi’ndeki Uluslararası Tür Araştırmaları Enstitüsü, kendilerinin en favori 10 yeni türünü ilan etmektedir. Geçtiğimiz senenin en iyi 10 türü 23 Mayıs 2013’te ilan edildi. Bu türler, nadir veya erişmesi zor yaşam alanlarına bakılarak veya beklenmedik özelliklerine göre seçilmektedir. Bu türler, Güney Amerika’dan Afrika’ya, Çin’e kadar olan geniş bir alandan seçilmiştir ve içlerinde Dünya’nın en küçük omurgalısı, minnacık bir çiçek ve antik mağara sanatını tehdit eden bir siyah mantar da bulunmaktadır.

Enstitü’nün kurucusu Quentin Wheeler bir basın toplantısında şunları söyledi:
“Onlarca yıldır, her yıl ortalama olarak 18.000 yeni tür keşfetmekteyiz. Ancak buna rağmen yaşayan tahmini olarak 10-12 milyon türün sadece 2 milyonunu tanımlayabildik. Üstelik buna mikrobik dünyanın neredeyse hiçbir türü dahil değil. Her sene keşfettiğimiz türler sebebiyle mi, yoksa bir üyesi olduğumuz biyoçeşitliliğin derinlikleri konusundaki cahilliğimiz konusunda mı büyülenmeliyiz, bilemiyorum.”
 
Ayrıca Wheeler, her ne kadar keşif hızının etkileyici olsa da, halen yeterli olmadığını da ekledi:
“Şimdi, milyonlarca türün 21. yüzyılın sonunu göremeyecek olduğunu bilerek, hızımızı almamızın tam zamanıdır. NASA-benzeri görevlere çağrıda bulunarak gelecek 50 yıl içerisinde 10 milyon türü keşfetmeyi hedefliyoruz. Bunu başarabilirsek biyosferin kökenlerini koruyarak çok daha yaşanabilir bir gelecek inşa edebiliriz.”
 
İşte 2012 yılının en iyi 10 türü!
1) Cüce menekşe (Viola lilliputana): Dünya’nın en küçük menekşelerinden biridir ve boyu sadece 1 santimetre civarındadır. Peru’nun yüksek Ant Dağları’nda bulunur ve ilk olarak 1960 senesinde toplanmıştır; ancak geçtiğimiz yıla kadar tür teşhisi hiç yapılmamıştır. Aşağıda 1 sent (çap: 19.05 milimetre) üzerindeki bir örnek görülmektedir:
2) Lir Süngeri (Chondrocladia lyra): Kaliforniya’nın açık sahillerinde keşfedilen bu tür, okyanus yüzeyinin 3.000 metre derininde yaşayan etçil bir sünger türüdür. Yüzey alanını en üst düzeye çıkaran garip bir şekli vardır ve bu sayede deniz içerisinde sürüklenen planktonları yeme şansını en üst düzeye çıkarır. Aşağıda tür görülmektedir:
3) Lesula Maymunu (Cercopithecus lomamiensis): Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde bulunan bu tür, son 28 yıl içerisinde keşfedilen ikinci Afrika maymunu türüdür. Çok gürültülü hayvanlardır. Kulak patlatıcı çığlıkları şafak sırasında ormanı adeta inletir. İnsana çok benzeyen gözlere sahip oldukları tespit edilmiştir; ancak daha çok çalılarda yaşayan ufak hayvanlarla avlanırlar. Aşağıda bir örneği görülmektedir:
4) Sibon noalamina: Salyangoz ve benzeri yumuşak vücutlu hayvanlarla avlanan bir yılan türüdür. Geceleri, Panama’nın yağmur ormanlarında ava çıkar. Avcılarından korunmak için zehirli olmamasına rağmen zehirli bir yılanmış gibi renklere sahiptir. Aşağıda tür görülmektedir:
5) Ochroconis anomala: Fransa’daki Lascaux Mağarası’nda bulunan Paleolitik çizimlere verdiği zararlarla bilinen siyah bir mantar türüdür. Duvar sanatlarını parçalamadığı zamanlarda da yer üzerinde bitkilerden gelen maddeleri ayrıştırmakla uğraştığı tespit edilmiştir. Aşağıda mikroskobik olarak görülmektedir:
6) Paedophryne amanuensis: Bu tür, Dünya’nın en küçük omurgalısı ödülünü kazanan ufak bir kurbağa türüdür. Boyu, ortalama olarak sadece 7.7 milimetredir. Yeni Gine’nin bol yapraklı tropik ormanlarında bulunabilir… Eğer görebilirseniz. Aşağıda 10 sent (çap: 17.91 milimetre) üzerinde duran bir örnek görülmektedir:
7) Eugenia petrikensis: Madagaskar’a ait soyu tükenen bodur bir ağaç türüdür. Zümrüt rengi parlak yaprakları vardır ve kızılımsı mor (magenta) rengi çiçek kümeleri bulunur. Okyanus kıyılarının kilometrelerce uzağında, kumlu yüzeylerde bulunur. Aşağıda çiçekleri görülmektedir:
8) Lucihormetica luckae: Karanlıkta parlayan hamam böceklerine Ekvator’dan katılan, en yeni türdür. Düşük ışıklı ortamlarda parlayarak etrafını aydınlatabilir. Ancak ne yazık ki tür çoktan yok olmuş bile olabilir; zira türün teşhisi, 70 sene önce yakalanmış tek bir örnekten yapılmıştır. Aşağıda, bu örneği görmektesiniz:
9) Semachrysa jade: Malezya’daki bu kelebek türünün keşfi, Flickr’da paylaşılan bir fotoğraf sayesinde olmuştur. Hock Ping Guek tarafından çekilen fotoğrafta bu yeşil zarkanatlı hayvan görülmekteydi. Fotoğraf, Kaliforniya Yiyecek ve Tarım Bakanlığı’ndan Shaun Winterton tarafından fark edildi ve gösterilen tür “sıradışı” olarak tanımlandı. Guek, sonrasında Londra Tabiat Tarihi Müzesi’ne bir örnek gönderdi ve müze, bunu yeni bir tür olarak tanımladı.
10) Juracimbrophlebia ginkgofolia: Listedeki diğer türlerin aksine bu tür fosil asılansinek bir türdür. Genellikle ağaçların üzerinden aşağıya sarkarak avı olan böcekleri avlar. Çin’in Jiulongshan Oluşumu’nda bulunan ginkgo benzeri ağaçların arasında fosilleşmiş olarak keşfedilmiştir. Orta Jurassik zamanlarında yaşamıştır. Aşağıda, türün hem fosili, hem de rekonstrüksiyonu görülmektedir. Bakalım ikinci görselde türü ayırt edebilecek misiniz?

Kaynak: The Scientist

Çeviri: http://evrimagaci.org

4 Nisan, 2012

Kitap özeti: KÖTÜLÜĞÜN PSİKOLOJİSİ (PEOPLE OF THE LIE) SCOTT PECK

Ağzım açık, şaşkınlıkla okuyup bir solukta bitirdiğim bir kitap. Bir baba, bir eş, bir insan olarak birçok yanlışımı farketmemi sağladı. Cümlelerin altını çize çize, bir kitaptan çok bakkal defterine benziyor şu anda. Ne zamandır tekrar okumak istiyordum da, “bari özetini çıkarayım da vatana millete faydam olsun” dedim. Bu vesile ile beni 2005’te kanserden ölen psikiyatr Scott Peck’le 15 yıl önce tanıştıran Hazar hocama da teşekkür ederim. “Az seçilen yol” gibi bir best seller ve önemli kitaplarla romanlar bıraktı arkasında ama, bunda kendimi buldum. Özeti kamu yararına sunuyorum. Faydalı olacağına eminim.

KÖTÜLÜĞÜN PSİKOLOJİSİ (PEOPLE OF THE LIE)
SCOTT PECK
Kuraldışı Yayınları

Peck, kitaba bir uyarı ile başlıyor ve kitabın kötülüğü uyandırma potansiyelinden bahsediyor. Aslında tipik bir çarpıcı giriş örneği. Okuyucuyu dikkatli okumaya sevk ediyor ve eserine özenle yaklaşmamızı istiyor.
Konu başlıkları altında bir psikiyatrist olarak karşılaştığı vaka örnekleri de yer alıyor. En ilginci de birinci bölümdeki “Şeytanla Anlaşma Yapan Adam”! Tipik bir satış elemanı olan George’un hayatı, örneğin BU KÖPRÜDEN BİR DAHAKİ GEÇİŞİNDE ÖLECEKSİN gibi kuruntuların beynini işgal etmesiyle altüst oluyor. Bunların yanlış olduğunu kendine ispat etmek için vaktini geçirirken işini yapamaz, çocuklarıyla kavgalı hale gelen George, Dr.Peck’e başvurduğunda; obssesive-compulsive teşhisi konuyor. Terapi sırasında George’un anne ve babasının da psikolojik rahatsızlıklar yaşadığını öğreniyoruz. Annesi bir gece yarısı George’u uyandırmış ve şafağa kadar kalp krizi geçiren papazları için diz üstünde dua ettirmişti. Kiliseden nefret ediyordu George. Böyle acı dolu bir geçmiş üzerine, George’un ölüm temalı saplantılı fikirleri; hayatın gerçeklerinden kaçmak ve daha önemli sorunlarla yüzleşmemek amacıyla kullandığını anlıyor yazarımız. Terapiye rağmen kötüye giden kahramanımız bir gün aniden değişir ve rahat tavırlarla şeytanla bir anlaşma yaptığını anlatır. Anlaşmaya göre şeytan, kuruntuların ortaya çıktığı yere geri dönerse, bunların gerçek olmasını ve hatta George’un oğlunun da ölmesini sağlayacaktı. Böylece George kuruntularının gerçek olmaması için onların peşinden koşmayacaktı. Hastasının ilginç çözümü karşısında önce şaşıran Dr.Peck daha sonra George’a nihai teşhisini koydu: O bir korkaktı! Her zaman kolay yolu arıyordu, doğru olanı değil. Hep acısız olanı tercih ediyor, gerçeklerle yüzleşmemek için ruhunu şeytana satabiliyor ya da oğlunu feda edebiliyordu.
Sonraki bölüm obsessive-compulsive (saplantılı-baskı nevrozu) durumunun kökeninin çocukluğa indiği ve genellikle tuvalet eğitiminde yaşanan bir sorun ile başladığını anlatarak giriş yapıyor. Bu nevrozu yaşayanlar aynı zamanda “büyülü düşünme (magical thinking)” yani temel olarak düşüncelerin olaylara neden olduğuna inanırlar.
Dünyada kötülüğün esas olduğunu düşünen Dr.Peck, iyiliği ve iyileştirmeyi sevginin sonucu olarak tanımlar. Yine çocukluğun ve ailenin insan psikolojisindeki önemini vurgulayarak; çocuk ve hasta ergenlerin anne ve babalarını Tanrı gibi algıladığını, ailelerinin davranışlarını gerçekçi bir şekilde değerlendiremediklerini ifade eder. Ailesi tarafından kötü davranılan bir çocuk, kendisinin kötü olduğunu düşünecektir. Sevgisiz yetişen çocuklar, sevilmeye layık olmadıklarına inanırlar. Ailesi yeterince sevmezse ya da kötü davranırsa, çocuk bunun nedeninin kendisi olduğuna, kendisinin kötü olduğuna inanır. Kendisi hakkında gerçekçi olmayan olumsuz bir imaj geliştirir.
İlk bölümü burada bırakmıştım, devamı..

Çocukları ile sorun yaşayan ailelerin çoğunda aslında problemin ebeveynlerden kaynaklandığı, iş çocukta psikolojik rahatsızık noktasına gelmiş ise ebeveynlerin de en az çocuk kadar hatta daha fazla hasta olduğunu örneklerle açıklıyor Scott Peck. Ebeveynlerin çocuklarını anlamak için yeterince çaba göstermediği de tesbitleri arasında.

Kötü insanlarla iletişim kurmanın zorluğunu anlatan bölümde, sağlıklı insanın kötü biriyle karşılaştığında ondan uzaklaşması gerektiği tavsiyesini okuyoruz. Kötülük, tiksindirici ve tehlikeli özellikleriyle onunla birlikte uzun süre kalan kişiyi de bozar ya da yok eder. Yalanlarla insanın aklını karıştırırlar. Kötüler, yalanın insanlarıdır. Sadece başkalarını değil, kendilerini de kandırırlar. Bu yönüyle kötülerin korkulacak insanlar olmakla beraber, acınacak insanlar olduğunun da bilinmesi gerekir. Kendilerini saklayan ve bilinçlerinin (ben vicdanlarının diyorum-HÖ) sesini dinlemeyen kişiler olarak hayatları gerçek bir korku içinde geçer. Kötüleri en çok etkileyen şey güçtür! Kısa vadede ne nezaketten ne de sözden anlarlar.

İnsanları kötü yapan, kötü işler yaptıklarını kabul etmemeleridir. Aslında onların dikkat çekici özellikleri yoktur. Sabıkalı değillerdir. Hatta çoğu örnek vatandaştır. Ama suçları o kadar gizli kapaklı ve fark edilmezdir ki yaptıkları suç olarak nitelenemez. Kötü insanlar kendilerini sorgulamazlar. Buna tahammül edemezler. Hatalarını kabul etmedikleri için sürekli kötülük yaparlar. Kibirlidirler. Kendi kötülüklerini başkalarına yansıtırlar, hep bir günah keçisi ararlar. Birey ruhsal olarak gelişmek için gelişmeye ihtiyaç duymalıdır. Bu ihtiyacı duymazsa, kusursuz olmadığını gösteren her kanıtı ortadan kaldırmak isteyecektir.

Kötü insanları maske takmalarından tanıyabiliriz. Gülümsemelerinin nefretlerini, nazik tavırlarının öfkelerini sakladığını görürüz. Karanlıklar içindeki insan ruhunun kendi sorumluluklarından kaçtığını ve kendinden gizlendiğini fark edebiliriz. Problemlerinin temelinde bir çeşit ben-severlik yatar. Bununla birlikte hastalıklı ben-severliğin oluşumuna ilişkin önde gelen teorilerden biri de bunun bir savunma mekanizması olduğudur. İlgisiz ve sevgisiz ailelerin çocukları kendilerini korumak için küçüklükte sahip olduğu ben-sever mekanizmayı bırakmayacaktır. Çocuklar, kötü ailelerine karşı kendilerini korumak için kötü olurlar. İşte insan kötülüğünün temeli budur.

Erich Fromm’a göre ne kötü doğuyoruz, ne de kötü olmaya zorlanıyoruz. Pek çok seçim sonunda kötü oluyoruz. (HÖ Notu: Fromm aynen şu ifadeyi kullanmış: Yanlış seçimler yaptıkça kalbimiz sertleşir, doğru seçimler yaptıkça kalbimiz yumuşar. Tabii ki bu Hz.Peygamber’in açıklamasının 1400 yıl sonra yeniden keşfi : Mü’min bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe edip günahı bırakır ve Allah’tan af ve bağışlanma dilerse kalbi cilalanır. Eğer tevbe etmeyip günahına günah eklerse siyah noktalar çoğalır ve sonunda kalbini (katran kesilerek)kaplar. Yüce Allah’ın “Hayır, onların işleyip kazandıkları şeyler, kalplerinin üzerine pas olmuştur.” (Mutaffıfin, 14) âyetinde bahsettiği pas işte budur.)

Peck ise şöyle devam ediyor: Gördüğümpek çok durumda birey, sadece kendi iradesini gerçekleştirmek için, kötüyü seçme özgürlüğü olduğu bilinciyle kötü niyetli seçimler yaptı. Kötü insanların acı çekmedikleri doğrudur. Zayıflığa veya hatalara tahammülleri olmadığı için böyle görünmek, her şeyin üzerinde ve her şeye hakim imajı vermek isterler.

KÖTÜLÜĞÜN KURBANI ÇOCUKLAR

Kötülüğün en sık rastlanan kurbanı çocuklardır. Hem zayıftırlar hem de kolay incinirler. Üstelik aileleri çocuklar üzerinde nüfuz sahibidir. Dahası çocuk ve aile arasında doğal bir samimiyet vardır. Çocuklar ailelerinden kaçamaz, ailerlerden çocukların baskılarından kaçamaz. Kötülüğün kurbanı olan yetişkinler de bir şekilde kaçamayacak kadar güçsüz olanlardır. Yetişkinlerin bile kötülükle karşılaşmaktan korktuğu bir vakaya maruz kalan çocuklar, ancak ruhunu bir kale ile çevirirse duygusal açıdan hayatta kalabilir. Bu tip savunma mekanizmaları çocukken onu korusa da yetişkin olduğunda kaçınılmaz olarak hayatına zarar verecektir.

Bir ebeveynin görevi ise çocuğunun bağımsızlık kazanmasına yardım etmektir.

KÖTÜ İNSANIN ÖZELLİKLERİ

1) Sorumluluktan kaçar.

2) Farkedilmesi zor fakat devamlı yıkıcı davranışları vardır.

3) Çoğunlukla belli etmemekle birlikte eleştiriye aşırı tahammülsüzdür.

4) İnsanların gözünde saygın bir yere sahip olmak için aşırı istek duyar. Bu istek tedbirli olmalarına ve kötü duygularını inka etmelerine neden olur.

5) Özellkle stresli durumlarda, şizofreniye benzeyen düşünce bozuklukları yaşar.

Kötü insanlar istedikleri gibi davranmak isterler. Güç sahibi olmak onlar için bir tutkudur. Dolayısıyla güçlü olmak için ellerinden geleni yaparlar. Ancak iradesi oldukları için sonları bir felaket olur. Kötülük ancak otoriteye boyun eğer. Diğer bir yolu ise bilgi ve çaba ile uğraşmaktır. Ancak sevgi böyle bir çabayı mümkün kılar.

Ruh sağlığı, kişinin kendini olduğundan daha önemli bir şeye teslim etmesini (HÖ Notu: Kendinden(insandan) daha önemli şey – Yaratıcı + Teslim – İslam) gerektirir. Doğru bir şekilde yaşamak için arzularımızdan daha önemli prensiplerimiz olmalı.

GRUP KÖTÜLÜĞÜ
Dr.Peck grup kötülüğünü aktarmak için Vietnam’da kadın-çocuk demeden katliam yapan bir Amerikan ordusu bölüğünün MyLai’de savaş suçu işleyip işlemediğini araştıran komitede ordu tarafından görevlendirildiği dosyadaki tecrübelerinden faydalanıyor. Komite öncelikle olayın tekrarını önleyecek tedbirlerin alınması için psikoljik nedenleri araştırmak amacıyla derinlemesine ve kapsamlı bir araştırma izni istiyor. Ancak ordu, olayın utanç verici olduğu ve daha fazla utanca neden olabilecek bilgilerden kaçınılması gerektiği gerekçesiyle bu talebi reddetti. Bu red kararı bile bir sembol oldu: Kötülüğün araştırılması bile utanç doğuruyordu.
MyLai örneğinde grupların bir farkla bireyler gibi davrandığını tesbit ederek farkı grupların daha ilkel ve olgunlaşmamış davranışlar gösterdiği sonucuna varıyor. Bunun bir çok nedeni olduğunu ve birinin de “özelleşme” olduğunu anlatan yazar, aslında özelleşmenin grupların avantajlarından biri olduğunu ifade ediyor. Grup üyelerinin farklı görevler alabilmesi sayesinde grupların bireylerden daha etkin olduğu biliniyor. MyLai’deki grupta bireyler özelleştiğinde ahlaki sorumluluğunu grubun başka bir bölümüne kolayca atarak bilincini kaybettiği görülmüştür. Gruptaki her birey grubun her davranışının sorumluluğunu alana kadar grup potansiyel olarak bilinçsiz ve kötü kalacaktır.
Kötülükle stres arasında da ilişki vardır. Stres, iyiliğin testidir. Gerçekten iyi olan insanlar streste olduklarında dürüstlük, olgunluk ve duyarlılığını korumayı başarabilendir. (HÖ notu-Bkz:Şura37+Al-i İmran134 ve Hadis: Resulullah (sav) buyurdular ki: “Kuvvetli kimse, (güreşte hasmını yenen) pehlivan değildir.Hakiki kuvvetli, öfkelendiği zaman nefsini yenen kimsedir” Müslim, Birr) Soyluluk kötü bir davranış karşısında vakarını korumK, acı karşısında duyarlılığını korumak, acıya tahammül edebilmek ve ayakta kalabilmektir. İnsanın ölçüsü, çektiği acıdır.

GRUP DİNAMİKLERİ: BAĞIMLILIK VE BEN-SEVERLİK
Bireyler sadece stresli anlarda değil grup içinde de ilkelleşirler. Bu gerilemenin bir nedeni de grup liderine bağımlılıktır. Lider ortaya çıkmasının asıl nedeni tembelliktir. Takip eden olmak lider olmaktan daha kolaydır. Karmaşık kararları düşünmek, ileriyi planlamak, eleştirilmeyi göze almak veya cesaret gösterme zorunluluğu yoktur. Takip eden bir çocuk gibi lidere teslim olur ve bağımlı hale gelerek grubun üyesiyken gerilemeye eğilim gösterir.
Gruplarla ilgili 3 prensipten bahsedebiliriz:
1-Grup kendini güçlü hissedeceği bir grup kimliği geliştirir.
2-Gruplar ben-severliğe daha yatkındırlar. Kendilerini daima haklı ve üstün görürler.
3-Kendi rollerine uygun insanları seçerler. Örneğin polisin saldırgan ve gelenekçi adamları seçmesi gibi.
Vietnam’da katliam yapan askerlerin barışta kendilerini işe yaramaz hissetmeleri, savaşta önem kazanmak ve kahraman olmak istemeleri bir motivasyondu. Suçluyu teknolojik araçlar olarak görmeleri(insanları öldüren kendileri değil, napalm bombalarıydı gibi gerekçeler) de aynı şekilde durumu savaş suçu olarak anlamlandırmalarına engel olmuştu. Tabii ki zor savaş koşullarının ve hatta yenilginin, acı çekmenin stresi altında doğan ben-severliği de sayabiliriz.
Alışkanlıkların bir gücü vardır. Bir kez harekete geçtiğinde aleyhte kanıtlar olmasına rağmen devam eder. Bir alışkanlığın değişmesi için acı çekmek ve çaba göstermek gerekir. Bunun için davranışlarımızın doğruluğundan şüphe etmeli ve kendimizi eleştirmeli ya da davranışlarımızın başından beri yanlış olduğunu pişmanlık duyarak anlamalıyız. Ardından şaşkınlık gelir. Rahatsız edici bir durumdur; neyin doğru neyin yanlış olduğunu ya da ne yöne gideceğimizi bilemeyiz. Aslında bu bir öğrenme ve olgunlaşma dönemidir. Ancak şaşkınlık duyarak daha iyi ve yeni bir görüş kazanırız.
Ben-severliği de inceleyelim. Bireyler davranışlarından oluşur. Birisi davranışımı eleştirirse beni eleştirdiğini, düşüncemin yanlış olduğunu kanıtlarsa, kendimin yanlış olduğunu düşünürüm. Kusursuz imajım parçalanmıştır. Yanlış davranışlara takılıp kalmamız, yanlış olduklarını kabul etmeye tahammül edemememizdendir. Başarılı ve güçlü isek her zaman haklı olduğumuza inanırız. Örneğin ben-severlik yüzünden bize benzemeyen insanları (düşman) benzeyenelere göre daha rahat öldürürüz.
GRUP KÖTÜLÜĞÜNÜ ENGELLEMEK
Grubun davranışlarını etkilemek için grup liderini etkilemelisiniz. Lidere ulaşamıyorsanız tabanı etkilemelisiniz. Dr.Peck, grup içinde bireylerin kararı lidere bırakma eğiliminde olduğu ve buna karşı koymaları gerektiği çocuklara öğretilmesi gerektiğini söylüyor. Aynı zamanda tembellik ve ben-severlikten kaçınmaları gerektiğini de. Bu sayede grup kötülüğünü engelleyen bireyler olabilirler.

SONUÇ
Kötü insanlar sıklıkla başkalarını kötü olarak nitelendirirler, başkalarını suçlarlar, kendilerini haklı çıkarmak için diğerlerini yok etmeye kalkışabilirler. Hayatın anlamı ise iyilik ve kötülük arasındaki mücadelede iyiliğin kazanabileceğine olan inançtadır. Kötülüğün üstesinden ise ancak sevgi gelebilir. İlk olarak kendini kötülüklerden arındırmakla başlayıp düşmanlarını dahi sevebilecek ancak kötüklerini onaylamayan ve sevgiyle iyileştirmeye çalışan noktaya geldiğimizde çare olabiliriz.

27 Ağustos, 2011

Haiku #1

Ürkek yaz rüzgârı
sarı sonbaharda
yapraklara ne kadar haşinsin!

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 554 takipçiye katılın